Oğuz Babaçoğlu

Çalış Ağabey ile Hayata Dönüş… 1024 684 admin

Çalış Ağabey ile Hayata Dönüş…

1997 senesi 4 Temmuz’unda askerlik görevim sona ermişti. Arkadaşların isteği üzerine bir gün Öğretmen Evi’nde kalmış ve askerlik süresince yapamadığımız bir takım faaliyet zincirini gerçekleştirerek o günün tadını çıkarmıştım! O günün akşamı odada günlüğüme ilk yazdığım şey, Louis Aragon’un meşhur şiiriydi:“Hey Özgürlük!..”

Oğuz Babaçoğlu Yazdı


Göl kenarının çeşitli yerlerine pusu atmıştık. O güne kadar bekte hiç domuz vurmamıştım. Bek avı benim ruhuma uygun bir av değildi. Nasıl yapıldığını da bilmiyordum. Belki de bilmediğim için yapamıyor, bu yüzden de domuz avından zevk alamıyordum! Bekle bekle, bir tane domuz gelmedi. Çalış Ağabey, “Bunlar galiba içmeye gittiler. Hadi biz de içmeye gidelim” dedi! Çandarlı’da bir bar işletiyordu; ‘Hamam Bar’… O gece sabahın ilk ışıklarını görünceye kadar kumsalda muhabbet ettik. Çalış Ağabey’in kendine göre anlattığı komik hikayeler, bizleri kahkahaya boğmuş, unutulmaz bir gece yaşatmıştı. Ertesi gün saat kaçta kalktığımı hatırlamıyorum! Ne var ki, hani derler ya ‘kır atın yanında bulunan ya huyundan ya suyundan…’ Çalış Ağabey ile takılalı; dert düşünmeyi bir kenara bırakmış, anı yaşamayı, kendin dahil her şeyle dalga geçmeyi, bulunduğum ortamı neşeli kılmayı öğrenmiştim.

– Sana verdiğim zimmet kağıdını Yanal Üsteğmen’e ve Hakan Astsubay’a imzalattın mı?

– Yanal Üsteğmenim imzalamıyor komutanım. Bana güvenmediğini, bir kamyon dolusu malzemenin boşaltılıp sayım yapılacağını söyledi. Oradaki malzemeleri tek tek saymak ve tutanağa geçmek en az iki gün sürer. Askerliğim boyunca bana hep gıcıklık yaptı; askerliğim bitmiş, hâlâ yapmaya devam ediyor! Bana güvenmiyormuş. Lafa bak!.. Tek vukuatı olmayan adama, hırsız muamelesi yapıyor. Zimmet tutanağını iki kilometre birliğe kadar yürüyüp imzalatamadan döndüm ya, aklı sıra bana eziyet çektirdiği için zevk alıyor. Ne kadar basit bir insan!…

– Bu imzayı almamız şart. 

– Komutanım, şimdi ben yarın terhis olamıyor muyum yani?

Uğur Başçavuşum soruyordu: Sana verdiğim zimmet kağıdını Yanal Üsteğmen’e ve Hakan Astsubay’a imzalattın mı? Yanıtlıyordum: “Yanal Üsteğmenim imzalamıyor komutanım. Askerliğim boyunca bana hep gıcıklık yaptı; askerliğim bitmiş, hâlâ yapmaya devam ediyor! Komutanım, şimdi ben yarın terhis olamıyor muyum yani?”

Yarın senin burada yiyeceğin bir kap bile yemek olmayacak!

Komutan telefonu eline alarak sözlerine devam etti…

– Oğlum, hiç olur mu öyle şey?! Çocuk gibi şımarıklık yapıyor. Yarın yemekhaneye göndereceğim, yemek listesinden seni düşeceğim. Yarın senin burada yiyeceğim bir kap yemek bile yok!

(Dedi ve asık bir suratla tek gözünü kırptı… Sonrasında telefon görüşmesine başladı…)

– Komutanım; Oğuz Babaçoğlu yanımda, zimmet tutanağını imzalamamışsınız. Hayırdır komutanım, bir sorun mu var?

(Uzun bir aradan sonra…)

– Komutanım, ben bunu yarın terhis etmek durumundayım, yazıyı da birazdan göndermem gerekiyor. Yoksa sıkıntı olacak, yine de siz bir düşünün…

(Kısa bir aradan sonra…)

– Emredersiniz komutanım. 

Telefonu kapattı. Sonra bana gülümseyerek konuştu; 

– Postaya söyle, yukarı gidecek evrakları alıp götürsün. Benim ciple gidin. Tezkeren hayırlı uğurlu olsun…

Bir topuk selamından sonra, Bölük Astsubayı Uğur Başçavuşun elini öpmek istedim, engel oldu. Sarıldı ve tebrik edip hayırlı yolculuklar diledi. 1997 senesi 4 Temmuz’unda askerlik görevim sona ermişti. Denizli 11. Piyade Tugayı Nizamiyesi’nden çıkış yapmıştım. Arkadaşların isteği üzerine bir gün Öğretmen Evi’nde kalmış ve askerlik süresince yapamadığımız bir takım faaliyet zincirini gerçekleştirerek o günün tadını çıkarmıştım! O günün akşamı odada günlüğüme ilk yazdığım şey, Louis Aragon’un meşhur şiiriydi: “Hey Özgürlük!..”

Ruhum, oradaki kurallarla kavga halindeydi. Biraz da komutanlar açısından şanssız bir bölükteydim. Bunları söylerken, iyi komutanlarımızın hakkını da yemek istemem. Cüneyt Tural Üsteğmenim’in, Ayhan Yücel Tanıtmış Astsubayım’ın, Yüksel Astsubayım’ın ardından ölüme koşardım. Ancak diğerleri için aynı şeyleri söyleyemem.

Eğriye eğri doğruya doğru dedim ve bazı kuralları ihlal ettim!

Burada, binlerce yıllık şanlı bir tarihi olan Türk Ordusu’nu ‘içinden iki tane çürük elma çıktı’ diye karalayacak değilim. Lakin diyalogtan da anlaşılacağı üzere, oldukça problemli bir askerlik süreci yaşamıştım. Bir uyum sorunum olduğu kesindi. Üstüne üstlük belli komutanlarla sürekli çatışma yaşamam, yanlışlar karşısında susmayıp gereken cevapları vermem, eğriye eğri doğruya doğru demem, askerliğin ruhuna ait olan ‘kayıtsız şartsız kabul’ ilkesini ihlâl ediyordu. 

Ruhum, oradaki kurallarla kavga halindeydi. Biraz da komutanlar açısından şanssız bir bölükteydim. Bunları söylerken, iyi komutanlarımızın hakkını da yemek istemem. Örneğin Cüneyt Tural Üsteğmenim’in, Ayhan Yücel Tanıtmış Astsubayım’ın, Yüksel Astsubayım’ın ardından ölüme bile koşardım. Ancak diğerleri için aynı şeyleri söyleyemem. Askerlik çoğu kişiye göre çok iyi bir şey olabilir, ama kesinlikle bana göre değildi.

Askere gitmeden önce seksen altı kiloydum. Askerlik dönüşü altmış yedi kiloya kadar düşmüştüm. Bir iştahsızlık sorunu yaşıyordum, dal gibi kalmıştım. Hayattan zevk almıyordum. Benliğim sürekli bir kavga halinde dünyayı, haksızlıkları, eşitsizlikleri ve kötülükleri sorguluyor; uzun yaz gecelerinde beni uykusuz bırakıyordu.  Yapmak istediğim iki şey vardı; Biri balığa gitmek, diğeri ava gitmek… Av kapalı olduğu için sadece balık seçeneği vardı. Lakin teknenin de motoru arızalı olduğu için tamir ettirmek gerekiyor, onunla uğraşmak hiç içimden gelmiyordu. Gecelerim uyanık, gündüzlerim uykuyla geçiyordu.

Askere gitmeden önce seksen altı kiloydum. Askerlik dönüşü altmış yedi kiloya kadar düşmüştüm. Bir iştahsızlık sorunu yaşıyordum, dal gibi kalmıştım. Hayattan zevk almıyordum. Benliğim sürekli bir kavga halinde dünyayı, haksızlıkları, eşitsizlikleri ve kötülükleri sorguluyor; uzun yaz gecelerinde beni uykusuz bırakıyordu. 

Geceleri sabaha kadar oturuyor, gündüzleri akşama kadar uyuyordum

Nereden geldiğini hatırlamadığım bir kedi yavrusu vardı, tekirdi. İsim bulmak için birçok sözcüğü denemiş olmamıza rağmen, uzun süre bir şey bulamamıştık. Zamanla dikkatimi çeken şuydu; Bu kedi gerek kendi etrafında gerekse yuvarlanma şeklinde dönerek oynamayı çok seviyordu. O zamanlar çok meşhur olan Yılmaz Erdoğan’ın ‘Bir Demet Tiyatro’ adlı oyununda, Mükremin’in kankası Tirbuşon aklıma geldi ve kedinin adı bu mahareti sebebiyle Tirbuşon kaldı.

Zaman zaman küçük çekirgeleri, peygamber develerini, hamam böceklerini yakalayıp getirdiğine şahit olduk. Avcı bir kedi olduğu belliydi. Bir gün başparmağımın altına tırnağıyla derin bir çizik attı, hâlâ o çiziği gördükçe onu ve geçirdiğimiz o yazı hatırlarım. Çarşıda dayıoğlum Mehmet ile karşılaştım. Askerden yeni döndüğüm için ‘hayırlı uğurlu olsun’ dedi. Biz Mehmet ile karşılaştığımızda, birbirimize hep balık raporlarını verirdik. Ne yakaladık, nerede yakaladık, nasıl yakaladık… Bu ve benzeri sohbetleri paylaşırdık. Mehmet’in söylediğine göre, güzel ‘ıskaterialar’ çıkıyormuş. Her gittiklerinde yarım kiloluk veya kiloluk ıskaterialar yakalıyorlarmış. Gopez’in gelişinden kısa bir süre sonra ıskaterianın geldiğine dikkat çekti.

Üzerimde sanki ağır bir yük vardı. Yerimden kalkmak bile istemiyordum. Gündüzleri hep uyuyordum ve bu durum hiç hoşuma gitmiyordu. Günlerden bir gün teyzeoğlum Tolga ve teyzekızım Özlem çıkageldiler. Bol bol sohbet ettik. Akşamüstü Tolga, “Ben sahile gidiyorum, gelecek misiniz?” diye sordu. Yerimden bile kalkmadan, “Sen git. Ben yorgunum” dedim.

Bir saat sonra tekrar geldi; “Oğuz, domuz bekine gidiyoruz, gelecek misin?” dedi. Şaşırdım… Hem şaşırdım hem çarpıldım! Yorgunluk, uyku hiçbir şey kalmadı. Nasıl kalktığımı hatırlamıyorum. Babamın Çandarlı’da duran ‘çiftsan süperpozesi’ni aldım, ayakkabılarımı giydim ama domuz kurşunum yoktu. Tolga, “Çalış Ağabey’den alırız” dedi. 


Çandarlı

Yapmak istediğim iki şey vardı; Biri balığa gitmek, diğeri ava gitmek… Av kapalı olduğu için sadece balık seçeneği vardı. Lakin teknenin de motoru arızalı olduğu için tamir ettirmek gerekiyor, onunla uğraşmak hiç içimden gelmiyordu. Gecelerim uyanık, gündüzlerim uykuyla geçiyordu.

Çalış Ağabey esprisi bol, stresi olmayan, her zaman gülümseyen bir yaşam ustasıydı

Çalış Ağabey, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız ressam bir büyüğümüzdü. Lakin karşıdan karşıya ‘merhaba’ dediğim ama o zamana kadar çok da samimi olmadığım bir ağabeyimizdi. Hiçbir şeyi stres yapıp kafasına takmayan, çok neşeli, esprisi bol bir yaşam ustasıydı.

 76 model cipiyle bizim kapıya yanaştı. Çalış Ağabey’in dokuz metre boyunda büyük bir teknesi vardı. Balık avına gittiğini biliyordum ama kara avına meraklı olduğunu hiç bilmiyordum. Her zaman gülümseyen sakallı yüzüyle bana yine “Merhaba!” dedi. Cipin arka koltuğu oldukça dardı. Buraya diklemesine çiftesini uzatmıştı. Bu daracık alana oranla oldukça büyük bir benzin bidonunu görünce şaşırdığım dikkatinden kaçmamış olacak ki; arabayı kastederek “Bizim öküz su içmeden yürümüyor” diyerek bana ilk kahkahayı attırdı. Çalış Ağabey hayatı çok seven, kafasında yapmak istedikleri ve hayalleriyle ilgili büyük bir liste bulunan, bu listeyi hayata geçirmek için hayatın her anını değerlendiren; canlı, neşeli insan tipinin en güzel örneğiydi. Herkesin yaptığının aksine benimle askerlikte yaşanan olayları hiç konuşmadı. Konuyu kapatıp avda ve ileride yapacaklarımıza odaklanmamı sağladı. 

Gittiğimiz yer, Karadağ Yarımadası’nın burnunda bir göl kenarıydı. Buraya otuzlu bir domuz sürüsü dadanmış, ekili bahçeleri mahvederek köylülerin hayatını kâbusa çevirmişti. Göl kenarındaki izlerden kalabalık bir sürü olduğu belliydi. 

Çalış Ağabey oldukça şakacıydı. Her şey üzerinden espri üretebiliyor, yaşanan aksilikleri bir komediye dönüştürüyor, hayat denen zaman dilimiyle doyasıya dalga geçiyor, herkesin yapamadığını başararak eğleniyordu.  Ödünç olarak dört tane kurşun alıp, aldığım kurşunların ikisini süper pozeye koyup gözüme kestirdiğim bir yere konuşlandım. 

Nereden geldiğini hatırlamadığım bir kedi yavrusu vardı, tekirdi. İsim bulamıyorduk. Bu kedi kendi etrafında yuvarlanma şeklinde dönerek oynamayı çok seviyordu. O zamanlar çok meşhur olan Yılmaz Erdoğan’ın ‘Bir Demet Tiyatro’ oyununda, Mükremin’in kankası Tirbuşon aklıma geldi ve kedinin adı bu mahareti sebebiyle Tirbuşon kaldı.

Eski bir hamamı bara çevirmişti ve adını da uygun koymuştu: Hamam Bar!

Göl kenarının çeşitli yerlerine pusu atmıştık. O güne kadar bekte hiç domuz vurmamıştım. Bek avı benim ruhuma uygun bir av değildi. Bu avın nasıl yapıldığını da bilmiyordum. Belki de bilmediğim için yapamıyor, bu yüzden de domuz avından zevk alamıyordum! Bekle bekle, bir tane domuz gelmemişti. Bunun üzerine Çalış Ağabey, “Bunlar galiba içmeye gittiler. Hadi biz de içmeye gidelim” dedi! Bizi yine gülümsetti. Çandarlı’da bir bar işletiyordu. Ara sokaktaki eski bir hamamı bara çevirmişti. Adı da geçmişine uygun bir şekilde ‘Hamam Bar’ olmuştu. Çok da güzel müşterisi vardı. Tüfekleri ve eşyaları eve bıraktıktan sonra Özlem’i de alıp onun barına gittik.

 Barda ilk dikkatimi çeken ‘barak’ ve ‘pointer’ kırması bir köpekti. Ben hayatımda bu kadar çirkin bakışlı bir köpek görmedim! Hırlamasına veya bir şey yapmasına gerek yoktu, köpeğin o ketum duruşu, çirkin bakışı insanı korkutmaya yetiyordu. Sanıldığının aksine canı yanmadıkça çok uysal bir köpekti. Lakin en önemli özelliği; gülümsemeye de benzeyen, lakin insanı korkutan, sakallarının içinden çıkan şekilsiz bir ağız ve tüylerin arasından görünen bir çift keskin göz: hülasa o çirkin bakış…  Bar, o zamanın modası ‘şark odası’ tarzında döşenmişti. Böylesi hamam kültürüyle de oldukça örtüşüyordu. Her taraf eski püskü eşyalar, ibrikler, duvar halıları, buharlı bir ütü, kazan, çömlek vesaire ile doluydu. Bir de kapının girişine yakın geniş bir divan vardı. ‘Çakır’ bu divanı kendine mesken edinmişti. Çalış Ağabey’in söylediğine göre köpek, bu divana kimsenin oturmasından hoşlanmıyordu. Yanlışlıkla oturan kişiye havlamıyor, hırlamıyor, saldırmıyordu. Aksi takdirde zaten köpeği barda tutmak mümkün değildi. 

Çalış Ağabey, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız ressam bir büyüğümüzdü. Lakin karşıdan karşıya “merhaba” dediğim ama çok da samimi olmadığım bir ağabeyimizdi. 76 model cipiyle bizim kapıya yanaştı. Cipin arka koltuğunda büyük bir benzin bidonu vardı. Biz sormadan neden orada olduğunu anlattı: “Bizim öküz su içmeden yürümüyor!”

Çakır köpek, tahtına kim oturursa onu bir şekilde püskürtebiliyordu

Çalış Ağabey’in söylediği kadarıyla köpeğin kendisine göre garip bir ‘püskürtme’ yöntemi vardı. Önce divana oturan adamın yanına oturuyor, hiç temas etmiyor. Sonra yavaş yavaş kendisini yaslıyor, ara ara o sessiz ve çirkin bakışıyla adamı süzüyor, daha sonra adamın üstündeki baskısını gittikçe arttırıyordu. Sonunda adamı biraz öteye kaymak zorunda bırakıyordu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra yeniden adama kendini yaslıyor, yeniden vücut ağırlığını olanca kuvvetiyle vermeye başlıyor, adamı biraz daha öteye gitmek zorunda bırakıyordu. Sonunda divanın ucuna gelince de adam, Çakır’ın kendisine ‘taht’ olarak belirlediği divandan kalkıp gitmek zorunda kalıyordu.

Uzun ve zevkli bir sohbetten sonra saat dokuz gibi Hamam Bar’dan kalkıp sahil kenarındaki Oğuz Ağabey’in mekanı Kum Bar’a geçiş yaptık. Barda bir masa dışında diğer masalar boştu. Pencere kenarına yakın bir masa da çok güzeldi, duvara yaslı güzel ve keyifli bir ‘şarki divan’ vardı. Özlem, Tolga ve Çalış Ağabey’ler hemen o divana koşup yeri kaptıkları için ben denize sırtı dönük bir sandalyeye yerleştim.

Adaşım Oğuz Ağabey uzun saçlı, renkli gözlü, hayatımda gördüğüm en nazik insanlardan birisiydi. Güzel gitar çaldığını söylediler. Gitarı duvarda asılıydı. Benim, gitardan çok aksi istikametteki duvarda asılı duran bağlama dikkatimi çekmişti. Çünkü o yıllarda Çandarlı’da barlarda türkü çalınması pek adetten değildi. Pop veya Rock çalınırdı. Bu yüzden sazı gördüğümde oldukça şaşırmıştım. 

Çalış Ağabey hayatı çok seven, kafasında yapmak istedikleri ve hayalleriyle ilgili büyük bir liste bulunan, bu listeyi hayata geçirmek için hayatın her anını değerlendiren; canlı, neşeli insan tipinin en güzel örneğiydi. Herkesin aksine benimle askerliği hiç konuşmadı. Av ve ileride yapacaklarımıza odaklanmamı sağladı.

Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Seyrani gibi ozanları çalıyorduk

Masaya biralar söylenirken, ben sazı almak için Oğuz Ağabey’den müsaade istedim. “Elbette” dedi. Küçük ama tınısı çok güzel bir bağlamaydı. Barda çalışan Halil adlı bir çocuğa aitti. Akordu da oldukça bozuktu. Güzelce bir akord tazeledikten sonra ilk nameleri çalmaya başladım. Çok sevdiğim “Ah Bir Ataş Ver” türküsünün o ahenkli nameleri bir anda sazdan ve dudaklardan yükseliverdi. Sonra diğer türküler sökün etti. Ege, Orta Anadolu, Trakya… Hepsi birer birer sazda sırayla kendilerine yer buldu. 

Derken sol arka masadan adını bile bilmediğim bir kişi, duvardaki gitarı alıp bana eşlik etmeye başladı. İki masa herkesin bildiği türkülerle sel olup coşuyordu. Askerlik süresince hiçbir perdeye basmayan parmaklarım, ‘İki keklik’, ‘Çamdan Sakız Akıyor’, ‘Dostum’, ‘Allı Turnam’ gibi türkülerin notalarını perdelerde bir bir bulup çalıyor; ‘Pir Sultan Abdal’, ‘Karacaoğlan’, ‘Aşık Veysel’, ‘Seyrani’ gibi büyük ozanların türküleriyle gittikçe açılıyordu. Bir süre sonra sağımızdaki solumuzdaki masalar da yavaş yavaş dolmaya başladı. Gelen dolu, soğuk bira şişelerinin, boşalarak geri giden boş şişelerin haddi hesabı yoktu. Garsonlar, arı gibi masalara içecek taşıyordu.

Saat on ikiye doğru saz çalmaktan yorulmuştum. Sazı masanın üstüne bırakıp biraz dinlenmek istedim. Birisi sol kolumu sert bir şekilde dürttü. Sonra kulağıma eğilen ses, “Sakın durma ağabey, devam et” dedi. Garsonun sesiydi. Eliyle arkada boş masa bulamadığı için ayakta türkü dinleyen otuz kişiye yakın kalabalığı gösterdi. Barın işlerinin iyice açıldığı, içecek yetiştiremedikleri ortadaydı. 

‘Biraların müesseseden ama ne olur, çalmaya devam et Oğuz ağabey…’

Normalde hafta içi sıradan, sakin geçmesini bekledikleri bir gecede; ummadıkları bir müşteri akınına uğradıkları bir anda tabii ki sazın sesinin susmasını istemiyorlardı. Çocuk bana, “Biraların müesseseden. Ne olur devam et ağabey! Bir de karşı tarafa geç ki, herkes seni görsün” diyerek göz kırptı. Ben de arka masada oturan gitarcı arkadaşa dönüp boynumu bükerek beden diliyle, “Çaresiz devam edeceğiz” dedim. Sonra herkesi selamlayarak Orta Anadolu türküleri, Livaneli şarkıları bir bir akıp gitti. Gecenin sonunda noktayı ‘Jandarma’ koydu! Yaklaşık altı saat süren konser, topluluğun karşılıklı olarak söylettiğim ‘Bilmem Şu Feleğin’ türküsüyle ve askerlerin gülümsemesiyle sonra erdi. Büyük bir alkış tufanı koptu ve bu güzel gece böylelikle hafızalara kazındı.

O gece sabahın ilk ışıklarını görünceye kadar kumsalda muhabbet ettik. Kızlı erkekli kalabalık bir gruptuk. Çalış Ağabey’in kendine göre anlattığı komik hikayeler, bizleri kahkahaya boğmuş, bize unutulmaz bir gece yaşatmıştı. Onu takip eden günlerde yine kaç kere bara gittik, yine kaç kere saz çaldım, ancak hiçbirisi o gecenin tadını vermedi. Ertesi gün saat kaçta kalktığımı hatırlamıyorum ama öğleni bulduğu kesindi. İştahsızlık sorunum had safhadaydı. İki lokma ekmek yiyordum, bundan başka bir şey yemek içimden gelmiyordu. Ne var ki, hani derler ya ‘kır atın yanında bulunan ya huyundan ya suyundan…’ Çalış Ağabey ile takılalı; dert düşünmeyi bir kenara bırakmış, anı yaşamayı, kendin dahil her şeyle dalga geçmeyi, bulunduğum ortamı neşeli kılmayı öğrenmiştim. 

Şunu açıkça söyleyebilirim ki; Çalış Ağabey bana iyi gelmişti.

Böylelikle insanın benlik sancısı daha da hafifliyordu. Aslında insanın en faydalı olabileceği kişinin kendisi olduğunu anlamaya başlamıştım. Neyden hoşlanıyorsam onu yapıyor, böylelikle günler su gibi akıp geçiyordu. Askerlik dönüşü hayattan zevk almama hali gitgide iyileşiyor, her şeye gülen neşeli bir adam kimliğine bürünüyordum. Şunu açıkça söyleyebilirim ki; Çalış Ağabey bana iyi gelmişti.

Küçük bir pompa enjektör bakımından sonra bizim tekneyi yüzdürmeyi başarmıştım. Çok da güzel balık çıkıyordu. Çalış Ağabey sabahlara kadar bar işlettiği için gündüzleri ortalarda görünmüyordu. Genelde geceleri onun yanına gidiyordum.

Günlerden bir gün Oğuz Ağabey’in barında otururken, Tolga’nın kız arkadaşı Bengi ile tanıştım. Biraz sohbet ettik. Kısa boylu, ince yapılı, Ankaralı, yazlıkçı, Kıbrıs’ta okuyan bir üniversite öğrencisiydi. Uyumlu, hoşsohbet bir kızdı. Ben balık muhabbeti açınca, “Beni de balığa götürsenize” dedi. O zamanlarda Çandarlı’da balık yemi satılmıyordu. Yem çıkartıp satan Süleyman Amcamız da ölmüştü. Dalyana gidip kendi yemimizi kendimiz çıkartıyorduk. Lakin araba olmadığı için dalyana kayıkla gitmek zaman alıyordu. Bu yüzden o gün değil yarın için sözleştik. Sabah her zamanki gibi dalyana yem çıkarmaya tek başıma gitmiştim. Güzel ve verimli bir alan keşfetmiştim. Yem çıkarmaya giderken yanıma şişleri, sepetleri ve zeytin yağlı çaputlarımı da alıyordum. Zeytin yağlı çaput, suyu ayna gibi yapıyor, sülünes deliklerini daha net gösteriyordu. Babamın yaptığı yeni şişler affetmiyordu. Toprak yüzeydeki deliklere soktukça hemen hemen hiç boş çıkmıyordu. İki güne yetecek yemi çıkardıktan sonra işi bitirip geri döndüm. 

Teknenin arkasındaki o muhteşem parıltıyı gördüm. Büyük balık yakalamak ne büyük zevkti. Oltanın o ağır ağır gelişi, ne kadar usta olsa da her balıkçının yüreğinin güm güm atmasına vesile oluyordu. Kepçeyle aldığımızda bu hırçın balığın o kadar da büyük olmadığını fark ettik. Sonradan tarttırdığımızda 450 gram gelmişti.

Baktık ki balık yok, biz de mecburen erkenden demlenmeye başladık!..

Öğle yemeğinden sonra Tolga, Bengi ve ben balığa çıkmıştık. Hiç sevmediğim sert bir yıldız hava esiyordu. Bu havada rüzgâr hem tekneye giderken sağdan vuruyor, seyri zorlaştırıyor; hem de balık çıkmadığı için hevesim kaçıyordu. Haldere Koyu’nun burnuna oturduk, oltaları engin denize bıraktık. Uzun süre balık vurmadığını hatırlıyorum. Tolga kendi oltasına bakmaktan çok, yeni aldığı fotoğraf makinesiyle çekimler yapıyordu. Yeni hevesle, gördüğü her şeyin fotoğrafını çekiyordu.


1997 yazında yakaladığım Iskateria…

Iskaterilar teknenin arkasına ‘sallamalık’ dediğimiz kurşunsuz oltaları atmak suretiyle ve sardalye yemi kullanılarak yakalanıyordu. Kayığın arkasındaki bağlama demirine içi boş olta kasnağını bağlıyorduk, balık vurunca bu kasnağı fır döndürüyordu. Böylelikle ilkel bir alarm sistemiyle balık yakalanıyordu. Ne var ki bende sardalye yoktu, kullandığım oltaların da tamamı mantar kasnaktan oluşuyordu. Böyle bir düzenek için elimde hemen hemen hiçbir şey yoktu. Boş boş otururken aklıma bir şey gelmişti. Büyük balığın gözü aç olur. ‘Ne kadar iri yem, o kadar büyük balık’ ilkesinden hareketle; irice bir sülünesin içini çıkartıp sallamalık bir oltaya iyice doladım. İkinci iğneyi de aynı şekilde bağlayarak kurşunsuz denize bırakıverdim. 

Bizim teknenin arkasındaki bağlama demirine bir kez dolayıp mantara da sıkı bir düğüm atıp, balık çektiğinde denize düşmesin diye teknenin içine atıverdim. Beş metre kadar da kalama bıraktım. Tolga ile sağlı sollu oturuyorduk, arkada da Bengi vardı. Ona dedim ki, “Bu olta gerilirse bana haber ver.” Daha başka ne yapılabilirdi ki! Balık olmayınca yanımıza aldığımız biralarla demlenmeye başladık. Akşam yaklaşıyordu. Ansızın benim aşağıya bıraktığım olta geriliverdi. İri bir ‘karagöz’ sepetteki yerini buldu. Tolga ile Bengi’ye bir şey vurmuyordu, ancak her attığımda benim oltaya ya ‘karagöz’ ya ‘mercan’ ya ‘istavrit’ vuruyor, olta boş çıkmıyordu. Balık iyice hızlanınca, onlar da balık yakalamaya başladılar. Zaman zaman arkaya dönüp arkadaki sallamalık oltaya bakıyordum, ama bıraktığım düzenek olduğu gibi duruyordu. Atıp çekmekten kolum yoruldu diyebilirim. 

Gopes gittikçe hızlanmıştı… Benim gözüm ise sadece arkadaki oltadaydı

Bir tepsiye yakın balık yakalamıştık. Balık o kadar hızlanmıştı ki, artık yetiştiremiyorduk. Bengi balık yakalıyor, kahkahalar atıyor, ancak tuttuğu balığı iğneden çıkartamıyordu. Bu yüzden bize “Olta” diyordu! Ya Tolga ya da ben balığı çıkartmakta yardımcı oluyorduk. Bir yandan da kendi oltalarımıza aynı muameleyi yapıyorduk. Şiddetli rüzgârda zaman zaman oltalar karışıyor, karışan oltaları açmak zaman alıyordu. Bu karmaşada ben arkadaki oltayı unutmuştum. Bengi yine “Olta” dediğinde, irice bir gopesi çekmekle meşgul olduğum için “Bekle” dedim. Bengi yine sırtımı dürterek “Olta” diye ısrar etti. Balığı tekneye çektim, sepete attım. Yakaladığı balığı iğneden çıkarmak için Bengi’ye döndüm ki, ne göreyim! Bengi balık yakalamamıştı. “Olta” diyerek eliyle arkaya bıraktığım sallamalığı işaret ediyordu. 

Olta, gitar teli gibi gerilmişti. “Kızım söylesene” dedim. “Söyledim ya” diye cevap verdi! Gopezin de geldiğini hatırlayarak Mehmet’in söylediklerini aklımdan geçirdim. Bunun kesin ıskateria olduğu konusunda şüphem kalmamıştı. Hemen oltaya atıldım. Ucunda balık vardı, ağır ağır geliyordu, arada sert bir vuruş yapıyor olsa da 0.40 olta ile şansı yoktu. 

Derken teknenin arkasındaki o muhteşem parıltıyı gördüm. Büyük balık yakalamak ne büyük zevkti. Oltanın o ağır ağır gelişi, ne kadar usta olsa da her balıkçının yüreğinin güm güm atmasına vesile oluyordu. Kepçeyle aldığımızda bu hırçın balığın o kadar da büyük olmadığını fark ettik. Sonradan tarttırdığımızda 450 gram gelmişti. Gopeslerin verdiği heyecanla iri bir sülünesi daha dolayarak mavi sulara oltayı bıraktım. Tolga’ya balıkla bir fotoğraf çektirmek ve anı ölümsüzleştirmek istediğimi söyledim.

Halbuki en önemli kare henüz gelmemişti!

Gopes gittikçe hızlandı. Gözüm arkadaki oltadaydı. Her an vuracak diye içim hop hop ediyordu. Tolga’nın uzattığı bira havada kaldı. Olta zank diye gerilivermişti. Bu sefer kalamayı aldığı gibi mantarı da havaya kaldırarak askıya almıştı. Elimde ne varsa olduğu gibi bırakarak oltaya koştum. Olta çok gergindi. Sanki aşağı takılmış da gelmiyormuş gibiydi. Lakin oltanın ucundaki burkulmaları, zorlamaları, elime verdiği güçlü esnetmeleri hissedebiliyordum. 

Balığı gördüğümüzde üçümüz de aynı anda bağırdık: “Oha!..”

Yavaş yavaş teknenin arkasına doğru gelirken aniden bir geri vuruş yaptı, o kadar sertti ki geri bırakmak zorunda kalmıştım. On metre kadar gittikten sonra oltayı yeniden kastım. Anlaşılan henüz yorulmamıştı. Kendini benim ellerime kolayca teslim etmeye niyeti yoktu. Ağır ağır geliyordu. Aniden geliş yönünü teknenin burnuna doğru çevirdi. Olta boşaldı ve altımdan geçti. Hemen boşluğunu aldım. Daha da hızlanmasına müsaade etmedim. Balık oldukça güçlüydü. Bu büyüklükteki bir balık için 0.40 olta riskliydi. Bu yüzden balığın ani vuruşları karşısında parmaklarımın arasından oltayı sağdırıyor, sonra debriyaj etkisiyle bıraktığım oltayı tekrar geri çekmeye başlıyordum. Bu mücadele uzun sürdü. Bana saatler gibi geldi. Bıraktığımız diğer oltalar karışmıştı ama umurumda değildi. Bu balığı kaçırmak istemiyordum. Hava kararmış, balık iyice yorulmuştu. Daha bir parıltısını bile bize göstermemişti. Daha sonra ani bir dönüşle teknenin arkasına vurdu. Teknenin pervanesine dolandırmak istemiyordum. Hemen boşluğunu aldım. Balık gücünün tükenmesiyle birlikte artık eski direncini, umudunu kaybetmiş, kaderine boyun eğmeye başlamıştı. İlk parıltıyı görmemizle birlikte ağzımızdan “Oha” sesleri yükselmeye başladı. 

Tahmin ettiğim gibi büyük bir ıskateriaydı bu. Balığı teknenin kenarına getirdiğimizde kepçeye girmediğini fark ettik. Kürek gibi kanırtarak içeriye attık. Balığın muhteşem parıltısı, ağzını açıp açıp soluması, zaman zaman çırpınması, üzerindeki yarık yarık çizgiler bizi kendisine hayran bırakmıştı. Tamı tamına beş kilo iki yüz elli gramdı. Tolga’ya bu balıkla fotoğraf çektirmek istediğimi söylediğimde, büyük bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldım. Makarada ne kadar film varsa hepsini tüketmişti! Dedim ki, “Oğlum bugün çekmen gereken fotoğraflardan hiçbirisi bunun kadar önemli değildi…”

Tolga fotoğrafımı çekti ve anı ölümsüzleştirdi. Halbuki en önemli kare henüz gelmemişti! Arkadaki olta yine zank diye gerildi. Balık çok güçlüydü ve 0.40 olta riskliydi. Çok dikkatliydim. Hava kararmış, balık iyice yorulmuştu. Gücünün tükenmesiyle birlikte kaderine boyun eğmeye başlamıştı. İlk parıltıyı gördük ve şu yorumu yaptık: “Oha!”

O balığı kaç kişi yedik, bilmiyorum. Ancak balığın bitmediğini biliyorum!

Balık avı bitmişti. İçimizde muhteşem bir işi başarmanın sevinciyle limanın yolunu tuttuk. Balığı o gece kaç kişi yedik hatırlamıyorum ama sofrada hâlâ balık kaldığını hatırlıyorum. Ben yine iştahsızlık sebebiyle fazla yiyememiştim. İçilen rakıların, yapılan esprilerin, keyifli sohbetlerin ardından bu gece de son bulmuştu. Dedem Korkut gelip ansızın göründü. Balık yenilen sofraların, geride kalan yenilmemiş taze meyvelerin, boşalan bardakların ardından şu maniyi düzdü;

Kimi sevda yaman, kimi yavandır,

Avcının tutkusu, avınadır.

Her nerede tutulursa tutulsun,

Büyük balığın macerası başkadır…

Bu maniyi düzdü ve gitti.

Av açılmıştı ama tek tük birkaç bıldırcının dışında kanat yoktu. Ansızın Ömer Ağabey’den akşamüstü gelen bir haber, bizleri heyecanlandırdı. Sanki gök yarılmış yağmur olup ovaya bıldırcın yağmıştı. Akşam üstü Çalış Ağabey’in çirkin bakışlı Çakır’ını alıp ovanın yolunu tutmuştuk. Nasıl bir av mı oldu? Onu da sonra anlatalım, çünkü o başka bir hikâye.

Başka bir hikâyede görüşmek ümidiyle… Şimdilik kalınız sağlıcakla…

Konsolos Ayhan Ağabey’in Sırrı 1024 768 admin

Konsolos Ayhan Ağabey’in Sırrı

“…Ortalık bir karıştı. ‘Dan, dun, dan, dun!’ Kaç tane düştü, düşenden fazlası gitti. Düşenlerin kimini köpek bulup getiriyor, kimini biz buluyorduk. Bakıyoruz; köpek fermada, koşuyoruz yanına. Üçlü beşli fırlıyor… Sanki yağmur olmuştu bıldırcın ve bu tarlaya yağmıştı…”

Oğuz Babaçoğlu Yazdı


Her akşam tüfeği sırtlayıp çulluk avına gitmem, köydeki av meraklısı pek çok gencin dikkatini çekmiş olacak ki, benimle gelen kişi sayısı günden güne artmaktaydı.  Benim işlek mekânı başka avcılara kaptırmamak adına çulluk bekine oldukça erken çıkmak zorunda kalıyordum.

Dağdan hızla kopup gelen çullukları akşam karanlığında görebilmek için herkes pür dikkat kesiliyordu. Önce hışırtılı bir kanat sesinin ardından muhteşem karaltının üstüme geldiğini görüyor ve 20 kalibre Huğlu tüfeğimle harikalar yaratıyor, her akşam olmasa bile iki akşamda bazen bir, bazen de iki çulluk vuruyordum. 

Av bitince yerlerimizden yavaş yavaş kalkıyorduk. Sanki çulluk geçiyormuş gibi milletin haybeye havaya sıkı patlatıp birbirini gaza getirmesine de alışmıştık! Karadenizliler’de bu, benim pek aşina olmadığım bir alışkanlıktı. Biri havaya bir iki el silah sıktı mı hemen karşılığını vermek adettendi. 

Atmaca: Sen neden havaya sıkmıyorsun? Cevabım: Havada hedef yoksa sıkılmaz!

Ne var ki bu patırtıya benim hiç katılmamam, onların dikkatlerini çekmiş olacak ki, öğrencilerimden Atmaca (Selim) “Hocam, sen neden hiç havaya sıkmıyorsun?” diye sordu. Havaya silah sıkmanın bir amacı olmadığı için bana anlamsız geldiğini, silah atmanın amacının bir hedefi vurmak olduğunu, havada böyle bir hedef olmadıkça havaya sıkmanın boşuna sıkı harcamaktan başka bir anlamı olmadığını söyledim. 

Sonra dedim ki: “Bizim oralarda şöyle bir şey yaparız. Av dönüşü kuşa sıkı atmadığımız günlerde antrenman olsun diye havaya kutu, fişek hartucu veya tarla topağı atar, onları vurmaya çalışırız…”

Atmaca Selim şaşkın bir bakışla, “Hocam sen havaya atılan fişek hartucunu vurabiliyor musun?” diye sordu ve muzipçe gülümsedi. Amacı bana silah attırmaktı. “Elbette” dedim. Hava oldukça kararmıştı, ancak gölgeler fark edilebiliyordu. Elbette ki havaya atılan kartuşu görmek imkânsızdı. 

Okuldan saat dört buçuk gibi serbest kalmak, haybeden maaş almak gibi geliyordu. İlk zamanlar okulda kalıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonradan ben de her öğretmen gibi duruma ayak uydurdum!

Kim ‘Konsolos’ dese, etrafta bulunan herkesin yüzünde gülümseme oluyordu!

Hayret, adamın adı telaffuz edilince herkes gülümsüyordu. Böyle olunca meraktan akşamı bekleyemedim: “Haydi!” dedim. “Gidip bir çay içelim, tanışalım şu Konsolos’la.”

Beraber bakkala gittik. Müşteri trafiği oldukça yoğundu. Uzaktan alıcı gözle baktığımda Ayhan ağabey orta boylu, toparlak yüzlü, kel kafasında yün başlıkla gezinen, hafif sakallı, aksi gibi duran ama herkesle şakalaşıp güldürmeyi bilen, otuzlu yaşlarda tipik bir Karadenizli’ydi. 

Müşteriler gidince ‘Selamünaleyküm’ ve ‘Aleykümselam’ın ardından sanki kırk yıllık bir dostmuş gibi samimi bir av sohbeti alevleniverdi. Ayhan ağabeyin Karadeniz ağzıyla anlattığı olaylar, yaptığı espriler, zaman zaman bizi gülümsetiyor, bazen de katıla katıla gülmemize sebep oluyordu. Demek ki bu adamın adını zikreden herkesin gülümsemesi boşuna değildi. Muzipliğiyle, şakalarıyla deyim yerindeyse fıkra gibi bir adamdı.

Av bitince sanki çulluk geçiyormuş gibi milletin haybeye havaya sıkı patlatıp birbirini gaza getirmesine alışmıştık! Karadenizliler’de biri havaya bir iki el silah sıktı mı hemen karşılığını vermek adettendi. 

Yılanı yakalamış, dişlerini çıkartmış ve kahvede arkadaşının kucağına atmış

Hele ki gençliğinde yaptığı ağır şakalar, bütün köyde tevatür gibi anlatılıyor, yeni dinleyen herkesi kahkahalara boğuyordu. Bunlardan en aklımda kalanı şu hikayeydi. Ayhan ağabey bir gün köydeki santral bölgesine gitmiş. Santral dedikleri yer, köye elektrik gelmeden önce, suyun akışına kurulmuş, köyün elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış metruk bir binaydı. 

Çevresi sulak ve sık çalılık olduğundan, yılanların mekân tuttuğu ve adeta cirit attığı bir yerdi. Ayhan ağabey karşısına çıkan büyükçe bir yılanı kendi yaptığı çatal çomakla yakalamış, dişlerini çıkartmış ve yılanı torbaya koyarak, torbanın ağzını güzelce büzmüş. Akşama arkadaşlarına yapacağı şakayı düşünerek kıs kıs gülümsemiş. 

Akşam olunca bakmış ki arkadaşları kahvehaneye gelmiş, tesadüfen kahvenin en köşesine denk gelen yerde oturup okey oynayan arkadaşlarının balkon diye tabir edilen yan sandalyesine yerleşivermiş. Sinsice, oyun oynamaya iyiden iyiye kendini kaptırmış olan ve de kaçması en zor yerde oturan arkadaşının kucağına torbadan çıkardığı yılanı atıvermiş.

Aniden kucağında yılanı gören arkadaşı adeta yıldırımla çarpılmışa dönmüş. Adam ne yapsın? Çıldırmış bir halde, masanın sağı dolu, solu dolu. Feryat figan kucağına bırakılan yılandan kaçamadığı için deliye dönmüş, masayı yıkıp üstünden atlayarak kendini kahvehanenin dışına zor atmış. 

Bu feryatları duyan kahvehanedekiler de dökülen ve kırılan çay bardaklarının, devrilen masaların, sandalyelerin sesi eşliğinde “Yılan, Yılan!” haykırışlarıyla panikle kahvehaneyi boşaltmışlar. Bir de bütün bu tabloya kahvehanede tek başına kalan, hınzır kahkahalarla gülen Ayhan ağabeyi ekleyin. İşte Ayhan ağabeyin portresi!

Köyde avcı hocanın namı günden güne yayılıyordu. Bu durum bir başka av meraklısının da dikkatini çekmiş olacak ki, Atmaca bana gülümsedi ve Akşama Konsolos da gelecek avadeyiverdi

Ayhan ağabeye neden Konsolos dediklerini bilmiyordum. Malûm, köylerde herkesin bir lakabı vardır. Bir söylentiye göre Ayhan ağabeyin bakkal dükkanının köyün ilk girişindeki mekân olması, herkesin önce ona uğraması; bir söylentiye göre de keyfine çok düşkün olmasından ötürü babasının bu ismi ona yakıştırdığıydı. Aslını bilemiyoruz ama bildiğimiz tek bir gerçek var: “Konsolos” deyince herkes tanıyor ve de gülümsüyordu…

Ayhan ağabey benim aylardır arayıp da bulamadığım kafa dengi bir av yoldaşıydı. Çulluk beklerine gelmeye başladığı ilk günden itibaren akşam avları daha da bir renklenmiş, esprilere, kahkahalara sahne olmaya başlamıştı. Gözü, elimdeki 20’lik Huğlu’daydı. Onun da dikkatini çekmiş, ‘böyle ince namluyla böyle güzel atışlar nasıl yapılabilir’ sorusu aklını kurcalıyor, bana meraklı sorular soruyordu… 

Hele ki ilk avımızda dağdan kopup gelen ve çok yüksekten geçen bir çulluğu vuramayıp benim üstümden geçerken onu benim vurup paçavraya çevirmem iyiden iyiye gözüne girmeme neden olmuştu. Ondan sonra içinden demiş ki; “Ha bu Hoca gerçekten iyi avcıdır…” İlk avdan sonra da iyi arkadaş olduk nitekim.

Büyüklerine çok saygılı, yaşıtlarına samimi, çocuklarla ise çocuk olurdu

Benim dikkatimi en çok çeken şey, çocukların onu çok sevmesiydi. Ayhan ağabey yeri geldiğinde çocukla çocuk oluyor, yeri geldiğinde büyüklerine son derece saygılı bir adam, yaşıtlarıyla da samimi bir dost olabiliyordu. Köyün bütün çocuklarının ona karşı bir sempatisi vardı. Her gelen çocuğa sorular soruyor, sohbetler ediyor, espriler yapıp onları da güldürmeyi başarıyordu. 

Bu yüzden alışverişe gönderilen çocukların öncelikli adresi Ayhan ağabey oluyordu. Çocuklar arasında bir kavga, anlaşılmayan karmaşık bir durum veya bir olay olduğunda işin aslı Ayhan ağabeyden soruluyordu. Çünkü onun her şeyden haberi vardı. Haberi olmadığı durumlarda çocukları çağırır işin aslını öğreniverirdi. Çocukların içinde ona karşı garip bir bağlılık vardı. O bir şey istese asla ikiletmezlerdi.

Ayhan ağabey oldukça zeki bir adamdı. Köye yakın olan tarlasına o zamanın modası, kavak dikmek veya mısır ekmek yerine; tarlayı düzlemiş, çimlendirmiş, telle çevirmiş, ışıklandırmış ve gençlerin kullanacağı bir futbol sahasına dönüştürmüştü. Top oynamak isteyenlere orayı kiralardı. Bakkalın dışında oradan da gelir elde etmekte, hatta Akyazı’dan bile müşterileri yaz-kış demeden maç yapmaya gelmekteydi. Hem de yapmacık halı sahada değil, gerçek çim sahada.

‘Haydi hoca! Babam geliyor’ derdi ve biz de dükkandan ayrılırdık…

Neredeyse her öğle arası Ayhan ağabeyin yanına gidiyor ve av muhabbetleri esnasında neşe içinde bir önceki avın değerlendirmesini yapıyorduk. Bizim bu sık sık ava gitmelerimiz Ayhan ağabeyin babasının kulağına da gitmiş ve ne yazık ki babası, bu durumdan pek de hoşnut olmamıştı. Bu durum, Ayhan ağabeyin oldukça canını sıktı. 

İyiden iyiye strese girdi. Ne olduğunu anlayamıyordum. Bakkalın önünde oturup sohbet ettiğimizde babasının geldiğini gören Ayhan ağabey, “Haydi Hoca, babam geliyor” diyerek adeta bir tatsızlık çıkmasını istemiyor gibi davranarak oradan uzaklaşmamı istiyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordum. 

Tamam babasına karşı son derece saygılıydı ama Ayhan ağabey evliydi ve iki tane çocuk babasıydı. Kazık kadar adamdı yani! İla maşallah kendi parasını da kazanıyordu. Babası onun ava gitmesine neden bu kadar karşıydı ve neden bu kadar müdahale ediyordu? Bunu anlamak mümkün değildi. 

Ona bunları sorduğumda, “Babam çok aksi bir adamdır. Karşı mı çıkayım şimdi? Bakkalı kapatıp ava gitmeme kızıyor. Boşver…” diye geçiştiriyordu. Babası kısa boylu, aksi görünüşlü tipik bir Karadeniz erkeğiydi. Bir saygısızlığını görmedim ama sessizliğiyle ve o aksi duruşuyla insana sıkıntı veriyordu.

Ayhan ağabeye neden Konsolos dediklerini bilmiyordum. Bir söylentiye göre Ayhan ağabeyin bakkal dükkanının köyün ilk girişindeki mekân olması, herkesin önce ona uğraması; bir söylentiye göre de keyfine çok düşkün olması!

Kuşluğundan sarkan üç tane çulluk, yanında simsiyah köpek: Adı Arap!

Soğuklar iyiden iyiye bastırmıştı. Çok çulluk gelmişti. Kar yağıyor ve ben bek avlarından sıkılmış, köpekli avları özlüyordum. Bir gün, hafta içi, yine kar yağmıştı; tam av havasıydı. Okul çıkışı her zaman olduğu gibi Ayhan ağabeyin dükkanında almıştım soluğu ama dükkân kapalıydı. Babasının pazara gitmesini fırsat bilip ava sıvışmıştı!

Sonra yandaki kahvehaneye oturup bir çay içtim, etrafa bakınırken uzaktan Ayhan ağabeyin elinde tüfek, avdan dönmekte olduğunu gördüm. Kuşluğundan sarkan üç tane çulluğu sallaya sallaya köy meydanından gururlu bir tavırla dükkanına doğru ilerliyordu. Yanında da daha önceden hiç görmediğim siyah bir İrlanda setteri vardı. Adına da hiç şaşırmadım: Arap…

Daha önce köyde hiç av köpeği görmemiş olan ben, hayretler içerisinde kaldım ve çok sevindim. Çok çulluk varmış. Çok tüfek atmış, çok da kaçırmış, üç tane vurabilmiş. Sonra kahvehaneden ısmarlanan çaylar eşliğinde bana yaptığı avı ballandıra ballandıra anlattı.

Konsolos, köpeğin zaafını bulmuştu. Arap kaymaklı bisküvi müptelasıymış!

O günün akşamı bek avında ben de bir çulluk vurmuştum ama aklım Arap köpekte ve köpekle avlanmaktaydı. Ev sahibim köpek beslememe müsaade etmiyordu. Zaten tüm aramalarımıza rağmen köpek de bulamamıştık. Tek çare, işte bu Arap köpekti.

Lakin Arap köpeğin de türlü türlü huyları vardı. Tamam, çok güzel av yapıyordu ama hovarda ve oldukça başına buyruk, erkek bir köpekti. Sahibinden başkasıyla ava gitmezdi. Köy sokaklarında başı boş gezer, ava gitmek istediğinde onu köy sokaklarında bulabilmek mucize kabilinden bir şeydi. Sahibinin kim olduğunu bilmiyordum. 

Ayhan ağabey bu köpeği kendisine çok zor alıştırmıştı. Önceleri iple bağlayıp araziye götürüyor, ancak ipini çözdü mü gerisin geriye köye dönüyormuş. En sonunda bizimki köpeğin bir zaafını keşfetmiş. Köpek tam bir kaymaklı bisküvi müptelasıymış. Ava gitmek istediği zaman iki, üç paket kaymaklı bisküvi alıyor, giderken arkasından onları tek tek atıyor, bu şekilde köpek onun yanından ayrılmıyormuş. 

Bir, iki kuş uçtuğunda veya en azından kokusunu aldığında köpek her şeyi unutuyor, akşamlara kadar av yapıyormuş… O sezon Arap köpekle bir kez olsun ava gidebilmek nasip olmamıştı.

Bizim sık sık ava gitmelerimiz Ayhan ağabeyin babasının hoşuna gitmemişti. Bakkalın önünde otururken babasının geldiğini gören Ayhan ağabey, Haydi Hocadiyerek adeta bir tatsızlık çıkmasını istemiyor gibi davranarak oradan uzaklaşmamı istiyordu.

Bir yıl sonra Arap ile ava gitmek istedim, ama Konsolos isteksizdi

Aradan bir yıl geçmişti. 1996 yılı, Ekim ayıydı. Hatta Ekim ayının, üçüncü haftasıydı. Bir önceki yıl Ekim ayının üçüncü haftası, mısır tarlalarının içinde çok güzel bıldırcın avları yapmıştım. Yine umut ediyordum, ‘mutlaka bıldırcın gelmiştir’ diye tahminde bulunuyordum. Günlerden cumartesi idi. Nedense çok geç kalkmıştım. Akşamdan güzel yağmur yağmıştı, sabahleyin çok güzel bir güneş açmıştı. Hava öylesine berrak ve tertemizdi ki, derin nefes alınca ciğerlerim bayram ediyordu. 

Sabah saat onbir gibi tüfeği sırtlayıp Ayhan ağabeyin dükkanına gittim. Dedim ki, “Ayhan ağabey, hadi gel bak hava çok güzel. Şu Arap köpeği de alalım. Gidip biraz dolaşalım. Akşamdan yağmur yağdı, mutlaka bıldırcın kalmıştır. Belki güzel bir av yaparız. Ne dersin?” 

Maalesef Ayhan ağabey o gün hiç de ava istekli değildi. Nazlanıyor, mızmızlanıyor, “Şimdi tüfek burada değil”, “Arap köpeği nereden bulacağım?”, “Bu havada bıldırcının üstüne bassan kalkmaz” şeklinde bahaneler uyduruyor; ava gitmemek için bin dereden su getiriyordu. 

Yağmur yağmış, üzerine bassan bıldırcın kalkmayacak. Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybeği! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarlada soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim!

“Şu çayımı içeyim, şu tahta köprüyü geçeyim, şu tarlada bıldırcın var!”

Ayhan ağabeyden ümit yoktu. Gelmek istemiyordu. Çaresiz yalnız gidecektim ava. Çay içerken de ona sitemli sitemli bir kehanette bulundum: “Bak, şu çayımı içeyim, şu tahta köprüden geçeceğim. Nah, şu tarlada bıldırcınlar beni bekliyor. İki tane vurup gelivereyim. Sen burada kös kös otur” dedim. 

Bizimkisi kahkahayı bastı, “Üstüne bassan kalkmaz onlar hoca. Bir tane bile vuramazsın” dedi. Ben tüfeği kaptığım gibi sola dönüp bir ‘eyvallah’ deyip tahta köprünün yolunu tuttum. Ayranım kabarmış, kuş olsa da olmasa da gidecektim. Ava gitme konusunda biri nazlanırsa çok da fazla üstelemem. Gider avı bulurum, vururum. Yeter ki av olsun. Ya sonrası? Gitmeyen düşünsün.

Tahta köprüden geçtim, ilk tarlaya girdim. Tarlada bol miktarda, bıldırcının çok sevdiği kuş üzümlerinden vardı. Daha on adım attım. Aklıma bir şey geldi. Kuş varsa bile akşamdan yağmur yemiş, hakikaten Ayhan ağabeyin dediği gibi üstüne bassan kalkmayacaktı. 

O an babamın bir sözü geldi aklıma:  Köpeksiz avcı, değneksiz köre benzer!

Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybek oyunları! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarla içinde soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim… 

İki, üç adım atıp duruyordum. Böyle böyle tarlanın ortasına kadar geldim. “Bir tek kuş yok muydu be!” Böyle zamanlarda umutsuzluk dolar adamın içine. Boşa kürek çekiyormuş hissi yayılır benliğine. “Şu çalı da pek müsaitmiş, sola gidip ona da bakayım. Ne yapsan boş. Ah bir köpek olsa! Şimdi tarlayı hallaç pamuğu gibi attırmaz mıydı, kuş varsa uçurmaz, tavşan varsa koşturmaz mıydı? Yok, yok, yok. Köpek yok. Babamın bir sözü geldi aklıma: Köpeksiz avcı, değneksiz köre benzer!” Gerçekten de öyleydi. Çaresizlik içinde iyice gevşemiştim ki, sağımdaki çalının içinden “Prink!” sesi yükselmesiyle kendime geldim. Tokmak gibi bir bıldırcın, ıslanmış kanatlarını hızla çırpıp uzaklaşmaya başladı. Azıcık uçması, parçalanmaması için uzattım. “Dan!” tek sıkıda aşağıda.

Düştüğü yeri iyi kollamak zorundaydım. Çünkü yanımda köpek yoktu. Her taraf tüydü, derken kuşu hemen oracıkta buluverdim. Oldukça da iriydi. Sevinçten havalara uçuyordum. Demek tahmin ettiğim gibi kuş varmış. O an şöyle düşündüm: “Bu tek değildir.” 

Yağmur yağmış, üzerine bassan bıldırcın kalkmayacak. Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybeği! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarlada soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim!

Avcılar ikiye ayrılır: Oturup avucunu  yalayanlar, ava gidip kuş vuranlar! 

Hemen tüfeği kırıp fişeği tazeledim. İlk atışı yaptığım yere geri döndüm. Hemen çemberler çizmeye başladım. Geniş bir daire çizdim, yoktu. “Herhalde tekti” diye düşünürken ikinci bıldırcın önümden fırlayıverdi. “Dan, dun!” İkinci sıkıda vurdum. Açıklık bir yere düşmüştü, koşup aldım. 

Düşündüm ki böyle güzel bıldırcın varken av bırakılmazdı ama canım köpekle bir av yapmak istiyordu. Öte yandan dönüp Ayhan ağabeyi de deli etmek çok güzel olacaktı. Çünkü aradan en fazla on, on beş dakika geçmişti ve benim kehanet gerçekleşmişti. 

Hızlı adımlarla geri döndüm. Ayhan ağabeyin dükkanına girdim. Müşteri yoktu. Dedim ki: “Ağabey sen burada löşeke gibi otur. Bıldırcınlar dibimizdeki tarlada cirit atıyor…” Meraklı bakışlarla, “Sen mi attın demin?” diye sordu. “Tabii ki ben attım. Ben avcıyım ağabey, senin gibi tembel değilim ki! Hem avcılar ikiye ayrılır: Kös kös oturup avucunu yalayanlar, ava gidip kuş vuranlar.” 

Gülümsedi: “Vurdun mu bari?” Yoklama çekiyordu bana! “Yahu ağabey, sen galiba beni kendinle karıştırıyorsun! Ben sana demedim mi aha şu kahvede. Nah, şu tarlada bıldırcınlar beni bekliyor. İki tane vurup gelivereyim.” 

“Ben eve gidip tüfeği alayım… Şu uşaklar da Arap’ı bulsunlar!”

Cebimden çıkardığım tokmak gibi iki bıldırcını koyuverdim terazinin üstüne. Şaştı, kaldı. “Çok bıldırcın var ağabey. Hadi gel gidelim” deyince, bu sefer içinde kabaran avcılık duygusunun önünde duramadı. “Ben eve gideceğim hoca. Şu tüfeği alayım. Şu uşaklara söyleyeyim de şu Arap köpeği bulup getirsinler” dedi. 

Bunun üzerine ben de, “Senin köpeği bulman uzun sürer. Ben de eve gideyim de biraz fişek alayım. On beş tane ya var, ya yok. İki lokma da atıştırayım bari. Bir saat sonra burada buluşalım” diyerek eve döndüm.

Bir saat sonra Ayhan ağabeyin evinin önünde buluştuk. Çocuklar Arap köpeği bulmuş, sonra getirip dükkânın önündeki bir direğe bağlamışlardı. Elbette ki Ayhan ağabeyden ödül olarak aldıkları çikolataları, gofretleri vs yiye yiye oradan uzaklaşıyorlardı… 

Ayhan ağabey köpeğin zaafını keşfetmiş. Arap tam bir kaymaklı bisküvi müptelasıymış. Ava gitmek istediği zaman iki, üç paket kaymaklı bisküvi alıyor, giderken arkasından onları tek tek atıyor, bu şekilde köpek onun yanından ayrılmıyormuş. 

Tüfeklerimiz, fişeklerimiz ve elbette bisküvilerimiz hazırdı!

Ayhan ağabey dükkândan yüklü miktarda kaymaklı bisküvi aldı ve bunları yürürken arkasından tek tek atmaya başladı. Köpek de seyrek aralıklarla atılan bu bisküvileri tek tek mideye indiriyordu.

Birlikte tahta köprüyü geçip bıldırcınları vurduğum tarlaya girdik. Arap girer girmez bıldırcınları vurduğum yerlerdeki tüyleri uzun uzun koklayarak deli gibi aranmaya başladı. Bıldırcının kokusunu aldığı için artık kaymaklı bisküviyi filan umursadığı yoktu. Deli gibi tüm tarlayı geziyor ama bir tane bıldırcın kaldıramıyordu. 

Kaç kere gittik geldik bir tane kalkmadı. Ayhan ağabey bana dedi ki: “Ula Hoca, iki tane bıldırcın varmış, onları da sen vurmuşsun!” Şaşırıp kalmıştım. Dedim ki: “Gel şu dip tarlaları gezelim, ben geçen sene çok bıldırcın kaldırdım oralardan…”

O kadar yürüdük, tek bir bıldırcın kalkmamıştı. Sonunda söylediğim yere vardık. Orada ince uzun bir mısır tarlası vardı. Biçmişler ama sürmemişlerdi. Tarla setlerinde de kuş üzümlerini görünce ‘tam yeri’ diye düşündüm. Hava hızla kapatıyordu. Kara kara bulutlar geliyordu. Arap köpek daha tarlaya girer girmez çakılıverdi fermaya. 

Arap köpek daha tarlaya girer girmez çakılıverdi fermaya. “Bas oğlum!” “Prink!” Ayhan ağabeyden bir sıkı; “Dan!” Ve kuş aşağıda. “Getir oğlum!” Aldık ağzından, sev babam sev. Gökten ilk iri damlalar düşmeye ve yere şap şap diye yapışmaya başladı. O an hayatımızda en son isteyeceğimiz şey, yağmur yağmasıydı. Kara kara bulutlar ise inadına inadına bindiriyordu

“Bas oğlum!” 
“Prink!” 
Ayhan ağabeyden bir sıkı; “Dan!” Ve kuş aşağıda.
“Getir oğlum!” 
Aldık ağzından, sev babam sev.

Bıldırcınlar yağmur olmuştu ve  sanki bu tarlaya yağıyorlardı

 Köpekli avı ne kadar özlemiştim. Bek avlarında, köpekle yaptığımız şu av zevkinin ve adrenalinin onda biri bile yoktu. Tarlada yirmi adım gitmedik. Köpek ortalığı bir karıştırdı. 

“Prink, prink, prink!”

Tarlanın her yerinden bıldırcınlar fırlamaya başladı. Ortalık bir karıştı. “Dan, dun, dan, dun!” Kaç tane düştü, düşenden fazlası gitti. Düşenlerin kimini köpek bulup getiriyor, kimini biz buluyorduk. Ararken sıkı değiştiriyoruz. Bakıyoruz, köpek fermada, koşuyoruz yanına. Üçlü beşli fırlıyor… Sanki yağmur olmuş bıldırcın, bu tarlaya yağmıştı. Çok kısa bir sürede yirmi küsur bıldırcın vurmuştuk.

Gökten ilk iri damlalar düşmeye ve yere şap şap diye yapışmaya başladı. O an hayatımızda en son isteyeceğimiz şey, yağmur yağmasıydı. Kara kara bulutlar inadına inadına bindiriyor ve şiddetli bir yağmurun ilk emarelerini veriyordu. Benim yeleğin arkasında yağmurluk vardı ama Ayhan ağabey tedbirsiz gelmişti. 

Yağmur şiddetle bastırırsa şımşırık olacaktık. Nitekim öyle de oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben arkamdan yağmurluğu çıkardım ama giymeye fırsat bulamadan Ayhan ağabeyle ikimiz tarla setinin kenarında benim yağmurluğun altına giriverdik. 

Yağmur altında Konsolos’a sordum: Baban nasıl 180 derece değişti?

İyi ki de öyle yapmışız. Çünkü dışarıda yağan ilk yağmurun şiddetiyle ortalık su tozu ve her yer çamur içindeydi. Bu arada yanımıza gelmeye çalışan Arap köpeği de çalı sopasıyla kendimizden uzak tutmaya çalışıyorduk. Çünkü yağmurdan silkeleniyor ve bizi ıslatıyordu. Yağmurluk ikimize anca yetiyordu, ona yer yoktu!

Sonra umudunu keserek bir ağaç dibine gidip oturdu. Uzun süre yağmurun yavaşlamasını bekledik. İlk üç beş dakika mesele yok ama otur otur hem dizlerimiz ağrıyor hem de canımız sıkılıyordu.

Orada set kenarında yağmurluğun altında çömelip otururken Ayhan ağabeye kafama çok takılan bir şeyi soruverdim. “Yahu Ayhan ağabey, şu senin baba ne tuhaf adam! Önce seni ava götürüyorum diye bana çok kızıyordu, sonra ne olduysa tam tersine döndü. Senin benimle ava gitmene müsaade etmeyi bir kenara bırak, bensiz ava gitmemeni istemeye başladı. Ne oldu da bu adam yüz seksen derece dönüş yaptı?”

Meğer bizim avcı şanımız, köyde öyle almış yürümüş ki; dedikodu makinesi, kendisini katlaya katlaya büyütmüş. Herkes ‘Avcı Hoca’yı kulaktan kulağa öyle abartmış ki! Anlatılan avların onda birini vurmamışımdır! Duyan da beni ‘Terminatör’zannedecek! 

O Dünya’ya boş vermiş, şen şakrak adamın içinde ne dertler gizliymiş

Ayhan ağabey tıpırdayan yağmurluğun altında uzaklara bakarak derin bir nefes aldı ve ağzından üflerken bir buğu hüzmesi çıkarttı. “Ben sara hastasıyım Hoca!” dedi. “Çok ağır nöbetler geçirdim, tedavim çok uzun sürdü. Birkaç senedir bir şey olduğu yok, şimdi iyiyim Allah’a Şükür. Seninle konuştuktan sonra babam sana çok güvenmiş. Bizim deli oğlan ne yapsam yine de beni dinlemiyor, inadına ava gidiyor. Bari Hoca’yla gitsin. Tahsilli adam, bir şey olursa ona yardım eder diye düşünmüş. Olay bu” dedi.

Çok üzüldüm… Meğer o Dünya’ya boş vermiş, şen şakrak adamın içinde ne dertler gizliymiş. İki yıldır sağlığıyla ilgili bu durumu benden sır gibi saklamış, belki de anlatmayı gururuna yedirememişti. “Keşke bunu bana daha önce söyleseydin. İyi ki böyle bir şey olmadı. Yoksa düşünsene böyle bir havada, çaresizlik içinde kafayı yedirtirdin bana. Ben burada nereden ambulans bulacaktım?” diyerek hüzünlü havayı dağıtmak istercesine işi şakaya vurdum. İkimiz de gülüştük.

Yağmurun hızı iyiden iyiye kesilmişti. Kalkıp hızlı adımlarla yola koyulduk. Dönüşte o önde, ben arkada yorgunluktan pek konuşmadık…

“Hastalık derdi böyle amansızdır. Bu babanın aklı çok karışıktır.”

Dedem Korkut kara kara karlı dağlardan, uzun uzun ovalardan, çam çamurlu yollardan gelir oldu. Tüm heybetiyle dikildi, aydınlık yüzüyle gülümsedi. Yaradan Rabbimin yüzü suyu hürmetine şu maniyi düzdü:

Yağmur sıvaşık, çamur yapışıktır.
Üstümüze çöken bir ağırlıktır.
Hastalık derdi böyle amansızdır.
Bu babanın aklı çok karışıktır.
Öyle de olsa böyle de olsa,
Bir yel gibi geçer, gider bir ömür. 

Deyip, her zamanki gibi ansızın çekip gitti.

Pazarköy çok renkli insanların olduğu bir yerdi. Yaz aylarında öğretmen arkadaşlarımdan, büyüklerimden telefonlar geliyordu. Köydekiler: “Bu hoca neredeymiş, nasılmış, iyi miymiş?” diye hâl hatır soruyorlarmış sağ olsunlar.

Anlatılanların onda birini vurmamıştım. Duyan da beni ‘Terminatör’ zannedecek!

Meğer bizim avcı şanımız, köyde öyle almış yürümüş ki; dedikodu makinesi, kendisini katlaya katlaya büyütmüş. Herkes ‘Avcı Hoca’yı kulaktan kulağa öyle abartmış ki, anlatamam… Ben bu anlatılan avların belki onda birini bile vurmamışımdır! Duyan da beni ‘Terminatör’ zannedecek! 

Bu telefonlardan birinde Mithat hoca dedi ki: “Oğuz seni biri illaki görmek istiyor. ‘Bu uşak kimdir ki herkes av muhabbetlerinde onu konuşuyor. Ha bu uşak beni bu yaşımdan sonra tekrar avcı yapacak. İllaki onu benimle tanıştır’ diyor.”

Yayladan yaz-kış inmeyen, gençliğinde ayı avlayan bu ağabeyimiz kimdi?

Onu da sonra anlatırız. Çünkü o, başka bir hikâye. Bir başka hikâyede gönül sohbetleri edebilmek dileğiyle şimdilik, kalınız sağlıcakla.