The Great Wild Life

Yokluklar İçinde Av

Bir de köpeğin yaptığı bir şey var. Arıyor, arıyor; geriye dönüp dönüp bakıyor, mesafe açıldı mı, suratımıza bakıp fermada gibi uzun süre bekliyor.

Yokluklar İçinde Av

Oğuz BABAÇOĞLU

 

“…Bir de köpeğin yaptığı bir şey var. Arıyor, arıyor; geriye dönüp dönüp bakıyor, mesafe açıldı mı, suratımıza bakıp fermada gibi uzun süre bekliyor. Yanına geldik mi aramaya devam ediyor. Biz de köpek neden aramayı kesiyor diye sinirlenip köpek ava devam etsin diye taş atıyoruz. Sonra üç beş kez köpek bizi seken bıldırcının yanına sokunca, anladık ki köpek iyi bir şey yapıyor…”

 

        Yıl 1993, aylardan ekim. O cumartesi günü Garip’le uzun yıllar unutulmayacak güzellikte bir av yapmıştık. İzmir’e dönüyoruz. Atalanı köyünde Güzel bir bıldırcın tarlası bulmuşuz. Yarını yine aynı yere gitmek istiyoruz. Çok bıldırcın var ne var ki cepte para yok. Balıkesir’de harçlık yapacağım haftalığımın önemli bir kısmını benzin parası olarak harcamışız. Kalan para, beni orada ucu ucuna idare edebilecek kadar. Suat Ağabey’de para yok, bende para yok. Bir de üstüne üstlük fişek malzemesi de kalmamış, ava nasıl gidersiniz?

         Suat Ağabey “Boşver Hoca, paramız yok, iyi kötü yaptık avımızı, yarın gitmeyelim.” dedi. Arabanın içinde buz gibi bir hava esti. Dedim ki “Ağabey sen dalga mı geçiyorsun, olur mu öyle şey! Senelerdir, böyle güzel bir köpek istedik. Hep böyle bir av yapmanın hayalini kurduk. Kuş da çok. Gitmemek olur mu? Bir çaresini bulup gideceğiz...”  Gideceğiz ama nasıl gideceğiz, diye başladık beyin cimnastiği yapmaya.

         Eskiden hazır fişek mi vardı. Hep oturur kendimiz yapardık sıkıları. Suat Ağabeye dedim ki “Sen sıkı malzemelerini topla bize gel. Babamdan para kopartmak için biraz name yapacağız… Hem malzemelere bakalım, ikimizin de eksikliklerini tamamlayalım; eski sıkıları, ördek sıkılarını bozalım. 8 numara saçmalarla 4 numara saçmaları karıştıralım. Gerekirse kurşun döküp saçma yapalım ama mutlaka bir şeyler yapalım. Yarın illa ki ava gidelim...” dedim.

         Kurşun dökmek suretiyle saçma yapmak daha önceden, özellikle 80’li yılların malzeme yokluğunda yapmadığımız bir şey değildi. Bu iş için delikli çukur bir saca veya boya kutusu kapağına ihtiyaç vardı. Çiviyle küçük delikler açarak kurşunu döktün mü, alttaki su kabının içine su damlası biçminde saçmalar çıkıyordu. Kurşundan yana da sıkıntımız yok. Balık oltalarının kurşunları, şavrotinler, domuz kurşunları, dükkandaki hurda aküleri parçalayıp çıkardığımız kurşunlar, bu iş için yeter de artardı bile. Ancak çok zahmetli bir işti. Saçmaların içinde biçimsiz, uzun çıkanları, pislik yüzünden delikleri tıkayıp toparlak kalanları ayıklayıp tekrar tekrar dökmek çok zaman alıyordu. Hadi bu işi yaptık, barut yetecek miydi?

        Akşam Suat Ağabey bize geldi. Meğer Tolga’nın 20 numara tüfek ondaymış. “Hoca malzeme az, sen 12’yi alma, bunu kullan.” dedi. Ne de olsa düşük kalibre tüfek kullanmak saçmadan da baruttan da tasarruf demekti.

         Eski şavrotinleri, domuz sıkılarını bozduk, barutlarını çıkardık. Hepsi hepsi on beş, on altı  fişeğe yetecek kadar barut vardı. Saçma: Hiç yok…! İkimiz de kahroluyoruz. Barut yetse saçmayı yapacağız ama barutu da imal edemeyiz ki be mübarek …! Çaresizlik elimizi kolumuzu bağlamıştı. Suat Ağabey oturduğu yerden kalkarak “Dur ya. Bu iş böyle olmayacak. Ben Güngör Ağabey’e bir gideyim. Bakalım malzeme verecek mi? Belki ondan biraz barut alabiliriz.” dedi. Zaten 50 gr. barut alsak yetecek…” dedi.

        İkimiz amcam Güngör Babaçoğlu’nun Yeşilyurt’taki evine gittik. Amcam varlıklıydı. Onda barut, her cinsten saçma, fişek, kapsül hasılı bir manga avcıya yetecek kadar av malzemesi vardı. Ancak insandan ödünç para istersin, ekmek istersin, tuz istersin de. Av işi , zevk işi. Paran yoksa o zevki yapmazsın, yani ava gitmezsin. İş bu kadar basittir. Bizim o zamanki anlayışımız buydu. Bu yüzden av malzemesi istemek bize çok ters geliyor, bir yandan gururumuza dokunuyordu.

       Amcamlara gittik, aksi gibi evinde misafirleri vardı. Yemekli misafiri çok severdi rahmetli. Kadınlı erkekli gelmişler, oldukça da kalabalıktılar. İşin daha da kötüsü, misafirler avcı değildiler. Koyu bir muhabbet vardı, hiç unutmuyorum. Amcam da rakı sofrasında, kafa kıyak, kahkahalar kopuyor…

       Sorun şu: Adamı sofradan nasıl kaldırır, dolap açtırır da av malzemesi istersin. Olacak iş değil.

       Saat bayağı ilerledi, muhabbetin bir yerinde amcam: “Ben gideyim de şu bizim papazı bir göreyim.” deyip kalktı. Tuvalete gidecek. Suat Ağabey de fırsatı kaçırır mı. Arkasından gidip durumu ezile büzüle çıtlatıverdi. Ne dese beğenirsiniz.“Lafı mı olur oğlum! Korkut gel oğlum buraya!” Korkut geldi. “İçerdeki dolabın içinde gazeteye sarılı bir paket var. Aç onu, 4 kutu barut var içinde. Birini Suat Ağabeyine ver.” Bize döndü “Saçmanız var mı?” “Eh!” dedik, “Verirsen iyi olur.”  “İstediğiniz kadar alın oğlum!” deyip WC’ye yazıldı. Korkut odadaki dolabın orta çekmecesini açtı, bir kasa 8 numara saçma. Kırmızı, aslan resimli plastik kutu saçmalardan iki tane aldık. Sonra Korkut

gazeteyi yırtıp büyük paketi açtı. Gözlerimiz fal taşı gibi açıldı. Üzerinde keklik resmi bulunan Makine Kimya’nın meşhur 250 gramlık dört yeşil barut kutusundan birini bize uzattı. Bu kutuyu hayatımızda ilk kez görmüyorduk ama bizim gibi av malzemesi olmayan, fakir iki avcı için, o yokluk içinde bunlar bulunmaz bir nimetti. İkimiz de havalara uçuyoruz ama belli etmiyoruz. Teşekkür edip doğru eve gittik.

        Amcama bir dualar, bir dualar…

        İşin malzeme kısmını halletmiştik ama bir de para kısmı vardı. Cumartesi günü babam iş yerinden haftalık alıyordu. Ondan da biraz benzin parası almamız lazımdı. Suat Ağabey’e yokuş yukarı yürüken dedim ki “Koş! Babam yatmadan eve yetişelim.” Koşa koşa eve vardık. Babama yaptığımız avı ballandıra ballandıra anlattık. Bir nameler, bir nameler. İşte “Köpek şöyle güzel oldu, böyle müthiş oldu. Yandan geçti, sağda düştü…”  O da gelmek istiyor ama astımı var, doktor ava gitmesini yasakladığı için gelemiyor yazık!

        Biz muhabbeti böyle tatlı tatlı anlatınca babam dedi ki “Şimdi var ya. Bazı kuşlar acemi köpeği oynatıp deli eder. O köpeği bol bol ava götürmeniz lazım ki iz takibi, ferması iyice pişsin. Köpek her ava gidişte mutlaka üstüne bir şeyler koyar, ava gittikçe ustalaşır…” Biz istesek konuyu oraya getiremeyiz. Lafın arasına girip dedim ki “ Baba valla bu ihtiyar Chevrolet canımıza okudu. Canımız çıktı benzin parasından… Biraz bize uç çıksan?”  Babam hem gaza gelmiş hem de av damarı kabarmış, gözü dünyayı mı görür: “Getir bakayım benim cüzdanımı…” dedi. Çıkardı, verdi. Allah razı olsun… 

       Gece geç vakte kadar oturduk, sıkıları yaptık, işi bitirdik. İlk kez ikimizin de fişeklikleri tam dolmuştu.

       Yarını vardık aynı meraya. Bu kez fişek sıkıntısı yok. Göğsümüzü gere gere Dan, Dun! Saydırıyoruz. E ne demişler? Ödünç yiyen kesesinden yer. Garip’de bir fermalar, bir fermalar. Tarlanın içinde yılan gibi kıvrılıyor kerata.

      Bir de köpeğin yaptığı bir şey var. Arıyor arıyor geriye dönüp dönüp bakıyor, mesafe açıldı mı, suratımıza bakıp fermada gibi uzun süre bekliyor. Yanına geldik mi aramaya devam ediyor. Biz de köpek neden aramayı kesiyor diye sinirlenip köpek ava devam etsin diye taş atıyoruz. Sonra üç beş kez köpek bizi seken bıldırcının yanına sokunca, anladık ki köpek iyi bir şey yapıyor. Taş atmayı bıraktık. Bir ferma. Bas oğlum! Prink! Dan, Dun! Kuş aşağıda.

      Güzel bir av oldu biz de verdik dumanı bıldırcınlara...

      Dedem Korkut gelir oldu. Boy boyladı soy soyladı ve günün manasına ilişkin şu maniyi düzdü…

 

                         Güzeldi Garip köpeğin soyu

                         Harikaydı hem huyu hem suyu

                         O yıllarda ava gideceksen

                         Yokluklar olurdu hep diz boyu

 

       Karanlıklara kadar avlandık. Keyifli bir av yaptıktan sonra arabaya döndük. Yirmiye yakın bıldırcın vurmuştuk. Gerçekten de, babamın dediği gibi Garip her ava gidişte biraz daha üstüne koyuyor, her geçen gün biraz daha ustalaşıyor,  avına doyum olmuyordu.

      Bazen pek çok arkadaş bana soruyor: “Hocam, o kadar sene geçmiş. Bunlar nasıl aklınızda kalıyor?” diye.  O hafta Balıkesir’de parasızlıktan bir hafta boyunca her gün lokantalarda bol bol ekmek, az kuru az pilav yersen, o av unutulur mu…

      Otomatik Mehmet Ağabey’nin tanıştırdığı Berber Apo Ağabey’in Garip’le yaptığı o av ve Garip köpeğin yaptığı avla kulüpteki tüm köpekleri adeta meradan silip süpürürcesine tüm avcılara parmak ısırtması, unutulacak cinsten bir olay değildi.

      Onu da anlatırız; ancak o, başka bir hikaye. Tekrar görüşmek ümidiyle şimdilik, kalın sağlıcakla…

 

Benzer Yazılar