Posts By :

admin

Suyun Öte Yakasına Geçen ‘Ala Geyiğin Türküsü’ 819 1024 admin

Suyun Öte Yakasına Geçen ‘Ala Geyiğin Türküsü’

İslam öncesi Türk inanç, kültür ve sanatında; Geyik sembol ve motifi önemli bir yer tutar. Bu inanca göre Geyik; ‘yol gösterici, Tanrı katına erişebilen kutsal bir hayvan’dır. Geyiğin boynuzları, ‘Hayat ağacını andırır’ ve ‘Hayat ağacı’ ile ilişkilendirildiğinden; göğe Tanrı katına uzanı. Bu nedenle geyiğin, iyi insanların ruhlarını Tanrı katına sırtında taşıdığına inanılmıştır.

Türkolog, Fatih Mehmet Yiğit Yazdı


Erken dönem Türk mezar ve kurganları ile taş betiklerde ve çizimlerde yoğun olarak geyik sembolünün kullanılmasının bir nedeni budur. Daha sonraları bu taşıyıcı hayvan motifinde geyiğin yerini ‘Pazırık İskit kurganı’nda görüleceği üzere geyik boynuzu süsü verilmiş at almıştır. Daha sonraları da boynuzlu dağ keçisi almış, özellikle Gök-Türkler döneminde ‘tamga’ olarak sıklıkla kullanılmıştır.

İslam sonrası dönemlere ise bu taşıyıcı hayvan ‘boynuzlu koç’ olmuştur. Koç başlı mezar taşları bunu ifade eder. Ayrıca bazı mezar taşlarına konulan boynuzlu koç kafatası da bu kültürün devamıdır. Hâlâ Anadolu’da ‘Kurban Bayramı’nda kesilen kurban hayvanının, ölen kişiyi sırtında taşıyacağı, sırat köprüsünü uçarak ve geçerek ölen kişiyi cennete taşıyacağına yönelik inanç, bu kültürün devamı niteliğindedir.

Gök-Tanrı’ya sunulan adak ve kurbanlarda ‘Geyik’, ‘At’ ve ‘Koç’ kurbanlarının bir nedeni ise; Tanrı’dan ‘kut’ almak ve dilekte bulunmaktır. Yine ‘Kam/Şamanlar’ın ritüellerinde geyik boynuzlu başlık giymeleri de sembolik olarak Gök-Tanrı katına erişmeyi ifade ettiğinden, ‘kötü ruhları kovucu’ anlamını da taşımaktadır.

Konumuza dönersek… Geyiğin sesi de böğürmesi de kutsaldır. Bu nedenle Türklerce yapılan, savaşlarda ve uzaklara haber iletmede kullanılan üflemeli çalgı olan ‘Türk karay ve boruları’ geyik sesini taklit eder.

Türk Göktengri inancına göre, 3 bin yıllık ‘Ruh taşıyıcı geyik taşları ve hikayesi:

Geyik taşlarının tarihi, Türk Devletleri’nin kurulduğu Moğolistan’da ve Kazakistan’da yatıyor. Moğol bilim insanı Prof. Bayarsaihan Jamsranjav’a göre, bronz çağından kalma yaklaşık 3 bin yıllık geyiklerin betimlendiği taşlara ‘geyik taşları’ denir. Bu oluklu taşlar, boynuzların boynuzlarını ve gökyüzüne doğru uçan geyikleri içeriyordu. 

Dünyada yaklaşık ‘bin 500 anıt geyik taşı’ var. Bu bin 500’ün bin 300’ü Moğolistan’dadır. Diğer iki yüz anıt ise şöyle dağılır; Altay dağında 60, Yenisey’de 20 ve Sibirya’da 60 geyik taşı vardır. Doğu Kazakistan’ın Tarbagatay dağlarında yaklaşık 40 geyik taşı var. Xinjiang Altay’da 92 geyik anıtı var. Ayrıca Kafkasya ülkelerinde de 24 geyik anıtı vardır. 

Üç bin yıl önce Türkler inanışlarına göre, ölen devlet adamları için kurganlar yaptılar. Kurganların yakınlarına da geyik taşlarını diktiler. Bu geyik taşlarının kurgandakilerin ruhlarını gökyüzüne taşıyacağına inanılırdı.”

* (Türk Dünyası Dergisi 2020)

Üç bin yıl önce Türkler inanışlarına göre, ölen devlet adamları içinkurganlar yaptılar. Kurganların yakınlarına da geyik taşlarını diktiler. Bu geyik taşlarının kurgandakilerin ruhlarını gökyüzüne taşıyacağına inanılırdı.

Proto-Türkler’e ait Altay Kalpak Taş Petroglifleri, gece ve yıldızlar…

Göğe yolculuk; uçmağa (cennete) / Tanrı katına varmak…

İdil Nehri, Türkler’in büyük göçlerinin önlerindeki en büyük engeldi. Aşılması en zor olan gürül gürül akan nehri, Buzul Çağı’nın son evrelerinde (konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için: ‘Türkoloji Makaleleri’ kitabımdaki, Türkler’in Büyük Kağanı Dünya Fatihi; Oğuz Kağan’ın Yaşadığı Çağ Ve Coğrafya Üzerine Değerlendirmeler’ adlı makalemi okuyabilirsiniz), yani M.Ö. 10 binlerde ilk aşanlar, Oğuz Kağan destanında anlatıldığı üzere Oğuz Kağan ve savaşçılarıydı. Uygur harfleri ile yazılı en eski Oğuz Kağan Destanında bu olay şu şekilde anlatılmaktadır:

Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt/börü çıktı. Bu kurt/börü, Oğuz Kağan’a hitap etti ve “Ey Oğuz, sen Urum (Batı) üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz, ben senin önünde yürümek istiyorum” dedi.  

Ondan sonra Oğuz Kağan çadırını dürdürdü ve gitti. Gördü ki, askerin önünde gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt yürümektedir ve kurdun ardı sıra ordu gelmektedir. Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek kurt, birkaç gün sonra durdu. Oğuz Kağan da askeri ile durdu. 

Burada İtil Müren adında bir deniz vardı. Bu İtil Müren’in kenarında bir kara dağın önünde savaş başladı. Okla, kargı ile ve kılıçla vuruştular. Askerlerin arasında vuruşma çok oldu, halkın gönüllerinde kaygı çok oldu. Boğuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki, İtil Müren’in suyu zencefre gibi baştan başa kıpkırmızı oldu. 

Oğuz Kağan yendi ve Urum Kağan kaçtı. Oğuz Kağan, Urum Kağan’ın hanlığını ve halkını aldı. Onun ordugâhına pek çok cansız ve pek çok canlı ganimet düştü. Urum Kağan’ın bir kardeşi vardı. Adı Uruz Beg idi. 

Bu Uruz Beg oğlunu dağ başında, derin ırmak arasında iyi tahkim edilmiş bir şehre yolladı ve «Şehri korumak gerek, sen şehri bizim için koru ve savaştan sonra bize gel» dedi. Oğuz Kağan bu şehre yürüdü. Uruz Beg’in oğlu, ona çok altın ve gümüş yolladı ve dedi ki «Ey (Oğuz Kağan), sen benim kağanımsın; babam bana bu şehri verdi ve ‘Şehri korumak gerektir; sen de şehri benim için koru ve savaştan sonra gel’ dedi. Babam (sana) kızdı ise, bu benim suçum mudur? Ben senin emrini yerine getirmeğe hazırım. Bizim saadetimiz senin saadetindir; bizim uruğumuz senin ağacının (‘?) yemişindendir. Tanrı sana yer vermek lütfunda bulunmuş; ben sana başımı ve saadetimi veriyorum. Sana vergi veririm ve dostluktan çıkmam» dedi. 

Oğuz Kağan, yiğidin sözünü iyi gördü, sevindi, güldü ve “Sen bana çok altın yollamışsın ve şehri iyi korumuşsun” dedi. Onun için ona ‘Saklap’ adını koydu ve onunla dost oldu. Sonra Oğuz Kağan, askerler ile İtil adındaki ırmağa geldi. İtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve “İtil’in suyunu nasıl geçeriz?” dedi. 

Asker arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Uluğ Ordu Beg idi. O akıllı bir erdi. Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve bu ağaçlara yattı, geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve “Sen burada bey ol; senin adın Kıpçak Beg olsun” dedi. 

Yine ilerlediler. Ondan sonra Oğuz Kağan yine gök tüylü ve gök yeleli erkek kurdu gördü. O kurt, Oğuz Kağan’a “Şimdi Oğuz, sen asker ile buradan yürüyerek, halkı ve beyleri götür. Ben önden sana yol gösteririm” dedi. Tan ağarınca, Oğuz Kağan gördü ki, erkek kurt askerin önünde yürümektedir; sevindi ve ilerledi.

* (Kaynak: Oğuz Kağan Destanı/ W.Bang Ve G.R.Rahmeti Arat/İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Semineri Neşriy A Tından İstanbul 1936 Sayfa:19-23)

Daha sonraki dönemlerde de Ural-Altay dil grubuna göre, Türkler’in bir kolu zamanında gök renkli kurt/Gök-Börü öncülüğünde İdil nehrini geçerek batıya göç etmiş. (Başkurt ismi bu destan nedeniyle kurtlara yani Türkler’e yol gösteren Başkurt anlamında verilmiş) Doğu’da kalan grup Altay grubu iken, Batı’daki grup İdil-Ural grubu (Macar, Fin, Bulgar, Çuvaş, Gagavuz/Gök-Oğuz, Başkurt Türkleri) oluşmuş. Zaman zaman doğudan batıya göçler çağlar boyu süregelmiş, gitmiş… (İskit, Hun, Avar, Oğur, Altınordu/Kırım Tatarları gibi…)

Bu göçler Çuvaşistan (Çavuş) Türkleri’ne ait Alp destanı ile Başkurt Türkleri’ne ait destanlarda şu şekilde geçmektedir:

ALP DESTANI:

Dostlarım, siz kutsal kurdun şarkısını duydunuz mu?

Duymuşsunuzdur. O bugün de, Alp’ı götürdüğü zamandaki gibi söylüyor. Bize, Aşa Pihambar’ın (Tanrı elçisinin) duygularını ulaştırıyor.

Atalarımız zamanında, uzakta Altın Dağları tarafında, Alp yiğit milletiyle yaşarmış. Sürü sürü hayvan beslermiş. Onların atları, kırlarda özgürce gezermiş. Semiz öküzler böğürüp yüksek dağları titretirmiş. Günler geçmiş. Yıllar bitmiş.

Alp yiğit bir gün batıdaki bereketli kırlar tarafına göç etmeyi düşünmüş. Boyların yöneticilerini bir yere toplayıp amacını söyleyerek konuşmuşlar. Boyların yöneticileri onunla anlaşmışlar. Sonra, Alp de o akşam gece yarısı olunca, Gök-Tanrı ile konuşmak için dağa çıkmış.

Dualarını edip bitirince Alp’ın önünde aniden bir kurt görünmüş. Onun çevresi ışıkla kaplıymış. İnsan gibi konuşarak o, büyük Alp’e şöyle demiş:

– “Büyük Alp, büyük Tanrı’nın emriyle ben seni arkamdan batıya doğru götüreceğim. Sen endişelenme! Benim peşimden korkmadan yürü. Ben hep seninle birlikte, senin önünde olacağım. Senin hayvanlarını, halkını koruyacağım…”

Sonra Alp’ın halkı sabahleyin erkenden batıya doğru göç etmek için hareket etmiş. Onun önünde zaman zaman mavi kurt görünmüş. Durup durup ulumuş. Peygamber köpeğinin uluması, Alp’ın halkına şarkı gibi işitilmiş. 

Onun vücudu gece daima, çepeçevre aydınlık içinde görünmüş. Yaşlıların söylediğine göre bu kurt, Alp’ın milletini, Aramaşi Dağı’na doğru götürmüş. Bizim büyük atalarımızın bu çevredeki hayatı böyle başlamış…

Biz kurtlarız. Bizim neslimiz Alşih’te en eski diye bilinir. O, kurt soyundan türemiştir. Memurlar, bizim soyadımızı değiştirdiklerinde Rusça ‘volkov’ diye yazmış. Atalarımızın büyük büyük babası bu yüzünden çok sinirlenmiş:

– “Biz kurtoğulları oluruz?! Biz kurduz. Alp halkını buraya, Tanrı Kurdu’nun işareti ve yol göstermesiyle getirdi. Biz, o kurdun, o halkın neslindeniz…» diyerek Alp hakkındaki hikâyeyi anlatmış. “Böylelikle, biz kurtlar, kutsal canın neslindeniz…»

(Çuvaş Türkleri Alp Destanı/Çıvaş Halıh Pultarulıhı, Çıvaş Eposi, s. 41-42/Haz. G. Yumart, İ.G. Trofimova) Şupaşkar 2004.

BAŞKURT DESTANI:

Eski zamanlarda, uzak şarkta yüksek, karlı dağlarda ‘Başkurt, Nogay, Kazak, Kırgız’ kavimleri bir tek babanın evlâdı olarak yaşıyorlardı. O vakit ‘Başkurt’ Nogay ve başka isimler yoktu. Bir zaman bunlar arasında ihtilâf ve mücadele zuhur etti. 

Günlerin birinde bu kabile reisi ava giderken önünde bir kurt peyda oldu. Reis, bu kurdu takip ede ede, cennet gibi ormanları ve nehirleri olan bir azametli dağlara geldi. O vakit kurt, birdenbire kayboldu. Reis anladı ki, bu rehberlik eden kurt, Tanrı’dan bu kavme tayin edilmiş ‘Kut: Talih’dir. 

Reis geriye, şark diyarına vardı. Kavim ve kabilesini beraber alıp Ural dağlarına getirdi. İşte diğer kardeşlerinden ayrılan bu kabileye “Başkurt” denildi ki, “Kurdun baş olup getirdiği kavim” demektir. 

* (İnan, Abdülkadir, “Türk Rivayetlerinde Bozkurt”, Makaleler ve İncelemeler, C II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987.)

Bozkurt/Gökbörü Türkler’in özgürlük ve bağımsızlığını ifade eden Türk kültüründe en önemli sembollerdendir. 

* (Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için: “Türkoloji Makaleleri kitabımdaki; “Türkler’in özgürlük ve bağımsızlık sembolü: Bozkurt/Gök-Börü” makalem okunabilir…)

Mucizevi veya kutsal hayvanla ilgili rivayetleri, Güneydoğu Başkurtları’nın vatanlarına bir kurdu izleyerek geldiklerini hikâye eden rivayetlerine şaşırtıcı şekilde benzemektedir. 

KURT, TÜRKLER’İN ATASIDIR…KURT, TÜRKLER’İN KORUYUCUSUDUR

Kurtla ilgili rivayet, Türk Halkları nezdinde iki temel unsur içermektedir: “Kurt, Türkler’in Atasıdır” ve “Kurt, Türkler’in koruyucusu ve önderidir.” İkinci motif, Başkurt folklorunda özellikle iyi muhafaza edilebilmiştir. Totem, koruyucu ve önder sıfatıyla eski Macar rivayetlerinde yaygın olarak bilinmektedir. 

D.Gyorffy, eski Macar kroniklerinde yer alan bir hikâyeyi aktarmaktadır: “Macarlar’ın Atası Menrot’un oğulları Hunor ile Mogor, av sırasında genç bir geyiği takip ederek Maetois’te (Azak Bataklıkları) yeni vatanları Lebedya’ya giden yolu keşfettiler.” 

Bu rivayetin bir varyantı, Kayserili Propokius’un eserinde ilginç ayrıntılar eşliğinde anlatılmaktadır. Propokius’un anlattığına göre: “Eski çağlarda, kalabalık Hun kitleleri Kuzey Kafkasya’nın geniş topraklarında meskûn oldukları dönemde, Hun Kralı’nın birisi Utigur, diğeri Kutrigur adında iki oğlu vardı. Bir gün av sırasında bu gençler bir geyiği kovaladılar. Geyik onlardan kaçarak bu sulara daldı. Gençler geyiğin peşinden gittiler ve onunla beraber karşı sahile çıktılar.” Hikâyenin devamı özellikle ilginçtir; “Gençler, Maeotis’in diğer sahiline vardıklarında takip ettikleri hayvan hemen kayboldu.” 

Benzer bir hikâye; VI. Yüzyıl Bizans tarihçisi Agathius’un eserinde de yer almıştır. Bu rivayeti Hunlar’la bağlantılı olarak Jordan da (VI.Yüzyıl) anlatmaktadır: “Bu boyun insanları bir defasında her zamanki gibi iç Maeotis sahillerinde av ararken, aniden karşılarında bir geyiğin peydah olduğunu fark ettiler. Geyik suya girdi; kâh ilerledi, kâh durdu, yol gösterdi. Onu takip eden avcılar, Maeotis gölünü yürüyerek geçtiler. Oysa o zamana kadar o gölün deniz gibi geçilmez olduğunu düşünüyorlardı. Ancak hiçbir şeyden haberi olmayan bu kişilerin önünde İskit toprakları görüldüğünde bu geyik kayboldu.”

Hayvanın mucizevi bir kılavuz olarak yer aldığı bu hikâye, batılı yazarların eserlerinde henüz V.Yüzyıl’dan itibaren bilinmekteydi; Sozomen, Zosimus, Eunaphius vb… Mucizevi veya kutsal hayvanla ilgili rivayetleri, Güneydoğu Başkurtları’nın vatanlarına bir kurdu izleyerek geldiklerini hikâye eden rivayetlerine şaşırtıcı şekilde benzemektedir. 

Başkurtlar’ın Ataları da çölleri ve engin bozkırları geçtikten sonra, Urallar’a varınca kurt da aynen geyik gibi kayboluyor. Türkler’in ve Moğollar’ın Atası ve koruyucusu ata kurtla ilgili ve köken itibariyle Orta Asyalı olan bu rivayetle; Hunlar’ın, Bolgarlar’ın veya Madyarlar’ın kılavuzu ve önderi olan mucizevi hayvanla ilgili rivayet arasındaki benzerlik ve paralellikler; bu kadim boyların Asya ve Doğu Avrupa topraklarında yaşanan etnik tarihlerinin bağlantılarına dair yazılı kaynaklara önemli bir ek oluşturmaktadır.

* (Kaynak: İtil-Ural Türkleri/ Ray Gumeroviç Kuzeyev/Selenge Yayınevi sayfa: 159-161)

TAURANLI (TURANLI) TAURİCA (TÜRK) ARTEMİS:

Yunan mitolojisinde avcılık, okçuluk ve ay tanrıçası olarak bilinen Artemis; gerçekte İskit/Saka Türk Efsanesi’dir. Antik çağlarda İskit/Saka Türkleri’nin başkenti Kırım, Taurica (Türk) Chersonnesus ismiyle bilinirdi. 

Bu nedenle Artemis Tauran (Turanlı) Artemis olarak anılmıştır. Gerek MÖ. 3 binlerde Truvalılar ve devamcısı olan Traklar ve Etrüskler vasıtasıyla Grek kültürüne Artemis Miti geçmiş, Etrüsk Türk Sanatındaki Artemis sanat eserleri zaman içerisinde Grek kültürüne mal edilmiştir.

Yine MÖ. 7. Yüzyıl’da İskit/Saka Türkleri’nin Efes bölgesini ele geçirmesi ve Efes şehrini kurması nedeniyle, Efes’te Artemis adına sunaklar yapılmış, Efesli Artemis doğurganlığın sembolü olarak adlandırılmıştır. 

Ve İskit/Saka Türk şehri Efes’ten batı kültürüne Artemis miti aktarılmıştır. Artemis, Mitler’de tıpkı İskitli Amazon Türk kadın savaşçılar gibi bekardır. Tıpkı onlar gibi ok ve yay ile avlanır. Türk Şamanlar ve Türk Destan karakterleri gibi Geyik donuna (şekline) bürünür. Geyik sembolizmi ile anılır.

TÜRKLER’İN TÜREYİŞ EFSANELERİNDE GEYİK

Bazı türeyiş efsanelerinde geyik, Türk topluluklarının atası olarak anlatılmaktadır. Bu, Kuman ve Moğol türeyiş efsanelerinde de görülmektedir. 

“Bazı Türk halkları soylarını kurttan, bazıları da geyikten getirmişlerdi. Çingiz-Han’la ilgili mitoloji bu her iki motifi de birleştirmiş ve Çingiz soyunun babasını kurttan, annesini de geyikten getirmiştir…” * (Ögel, 2010: 45) 

“Cengiz-Han’ın ataları ve Dişi Beyaz Geyik…”: 

Çingiz-Han’ın ilk ataları ile ilgili efsanede, Türkler’in Gök-Kurdu ile beyaz geyikler yan yana gelmiştir… * (Ögel, 2010: 573)

Mağara içerisinde bir Göktürk hükümdarıyla geyik şekline bürünmüş bir tanrıçanın beraber olması efsanesinde vurgulanmaktadır. Çingiz-Han’ın ilk atası olan ‘Gök-Kurt’ ile, karısı ‘Kızıl veya kızılımsı geyik’, bir denizi geçerek gelmişlerdi. Aslen gökte doğmuşlardı. Fakat denizle de ilgileri vardı. Bu eski Göktürk efsanesinde kurdun yerini insan, yani Göktürkler’in ataları almışlardır. Göktürk Hakanı’nın sevgilisi de Deniz-İlahesi olan bir dişi geyiktir… * (Ögel, 2010: 570). 

‘Yaşar Çoruhlu’ bu konuyu şu şekilde belirtmiştir: “Geyiğin deniz tanrıçası sayıldığı bir Göktürk efsanesi de vardır. Çin kaynaklarının aktardığı bir efsaneye göre, Göktürkler’in atalarından birisi mağarada genç bir kız suretindeki deniz tanrıçasıyla sevişmektedir. Ancak hükümdar bu kızın aslında bir ak geyik olduğunu bilmiyordu. Bir sürek avı esnasında sıkıştırılan hayvanlar arasında bulunan bir ak geyiği, askerlerden biri öldürünce gerçek durum meydana çıkar. Zira mağaraya giden hükümdar, sevdiği kızı yerinde bulamayınca onun aslında geyik biçimine girmiş bir ilahe olduğunu anlar…” * (Çoruhlu, 2017: 142)

Moğollar’a göre ise geyik, Tanrısal olarak kabul edilen kurttan aşağıdadır. Ancak yine de kutsal sayılmış ve kurdun eşi olarak kabul edilmiştir. * (Kaynak: Sayın Alsan, Şenay ve Sinem Akın…. “Türk Kültür ve Sanatında Geyik Sembolizmi” Ulakbilge Sosyal Bilimler Dergisi, 45 (2020 Şubat): s. 215-226. doi: 10.7816/ulakbilge-08-45-08)

“Bazı Türk halkları soylarını kurttan, bazıları da geyikten getirmişlerdi. Çingiz-Han’la ilgili mitoloji bu her iki motifi de birleştirmiş ve Çingiz soyunun babasını kurttan, annesini de geyikten getirmiştir...”

ALASIĞIN/ALA GEYİK

Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde kutsal geyiktir. Değişik Türk lehçe ve şivelerinde Alageyik, Alabolan ve Alabuğa olarak da bilinir. 

Türk kültüründe sığın (geyik) kutsal bir hayvandır. Bazen erenler alageyiğe dönüşür. Bazı Türk ve Moğol boyları soylarının bu kutlu varlıktan türediğine inanırlar. Çoğu zaman soyun bir kolu Gökkurt’tan, diğer kolu ise Gökgeyik’ten gelmektedir. 

Geyik sürülerinin başında bulunan kurtlara da Gökgeyik denilir. Geyiklerin boynuzları kamların en önemli simgelerindendir. Bozkurt gökyüzünün, Alageyik ise yeryüzünün simgesidir. 

Macarların ataları da bir geyiği izleyerek denizi geçmişler ve bu denizin ortasındaki yarı bataklık bir adada türemişlerdir. 

Anadolu ve Asya halılarında ve kilim desenlerinde geyik motifine resim veya sembol olarak sıkça rastlanır. Günümüzde de geyik motifli kazaklar ve çoraplar sıkça karşımıza çıkmaktadır. Anadolu’da alageyiği kovalayan ve kaybolan avcı motifi masallarda ve türkülerde sıkça görülür. * (Kurt, S. Nur (2020). “Türk Mitolojisi Evreninde Geyik Motifi Üzerine Genel Bir İnceleme.” Betik, S. 2, s. 60-73.)

Tekrar olacak ama yine de şu paragrafı da paylaşmak gerek: “Bazı Türk ve Moğol boyları, soylarının bu kutlu varlıktan türediğine inanırlar. Çoğu zaman soyun bir kolu Gökkurt’tan, diğer kolu ise Gökgeyik’ten gelmektedir. Geyik sürülerinin başında bulunup idare eden kurtlara da Gökgeyik denilir. Geyiklerin boynuzları kamların en önemli simgelerindendir. Kubamaral dokuz boynuzlu, boynuzları dokuz budaklı olarak betimlenir. Bozkurt gökyüzünü temsil eder. Alageyik ise yeryüzünün simgesidir. * (Türk Söylence Sözlüğü, Deniz Karakurt, Türkiye, 2011/Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt-1, Sayfa 575)

Geyik sembolü, Türkiye Türkleri’ne ait kültür ve sanatta önemli bir yer tutar. Anadolu’nun ilk ‘Akıncıları’ndan Seyyid Battal Gazi Destanı, tıpkı Ural-Altay Türk Destanları’nda olduğu gibi geyiği takip eden avcı hikâyesi ile başlar.

Destanda Seyyit Battal Gazi düşmanlarına şöyle seslenmektedir:

“Biz kurduz, siz koyunsunuz. Kurt, koyundan istediğini kesmez ve kişi kendi nimetini kimseye yedirmez…” * (Battal Gazi Destanı, Sayfa: 181 – Akçağ Yayınları Dç.Dr. Hasan Köksal)

Battal Gazi; 8. Yüzyıl’da Anadolu’ya akınlar düzenlemiş; Malatya başta olmak üzere birçok ilde yurt tutmuş ve yaptığı akınlarla fetihlerde bulunmuş, 1071’de Malazgirt’te Alparslan ile birlikte Anadolu’nun kapılarını kapanmamak üzere Türkler’e açan Danişmendli Beyliği’nin kurucusu Danişmend İbn-i Ali Taylu et Türkmanî’nin dedesi, yani büyük Atası, Beydilli Türkmenleri’nin de boy beyidir. 

Nitekim Danişmendname’de şöyle denmektedir:

Melik Danişmend Gazi Resulün neslidir.

Müslüman kişidir, Türklük onun aslıdır. * (Danişmend Gazi Destanı’ndan…)

Her ne kadar Battal Gazi ile ilgili Arap olduğu iddiası mevcut ise de soy seceresi Danişmend Gazi esas alındığında, O’nun Türkmen boy beyi olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Battal Gazi Destanı baştan sona Türk Destan motifleri taşır. Battal Gazi Destanı’nın birçok bölümünde Battal Gazi’nin erleri kurda, düşman askerleri ise koyuna benzetilerek; kurdun koyuna saldırdığı gibi Türkler’in düşmanlara saldırdığı anlatılır. Bu anlatım şeklinin Gök-Türk kitabelerinde de aynı tabirlerle ifade edilmesi güçlü bir geleneksel kültürel bağdır.

Battal; bol, geniş, ağır anlamına gelmektedir. Anadolu’da Türkmenler arasında gürbüz, iri, gözü kara çocuklar için bu tabir hâlâ kullanılır. Battal kelimesi Abdal kelimesi ile de ilişkilendirilir. Ak Hunlar’a Antik Yunan kaynakları Ephthalite, Abdel veya Avdel derken; Ermeniler, Aktalitler ve Haital; Persler ve Araplar, Haytal veya Hayatila demektedirler. Battal ve Abdal kelimelerinin etimolojik kökeni buraya dayanır. Battal Gazi’ye destanda Battal ismini, O’nu düelloda yenemeyen Bizanslı Ahmer’in vermesi, Battal Gazi’nin ise Ahmer’i yenmesi ve onun İslam’ı kabul etmesi nedeniyle Ahmer’e Battal Gazi’nin isim olarak ‘Ahmet Turan’ ismini vermesi manidardır. Zira ‘TURAN’ ismi Türkçe kökenli bir kelimedir. 

14. Yüzyıl’da yaşamış olan tıpkı Ahi Evren gibi Horasan Hoy’dan Anadolu’ya gelen Türkistanlı Hoca Ahmed Yesevi dervişlerinden Türkmen Ereni olan Pîr-i Horasan Hacı Bektaşi Veli’nin Bektaşî Tarikatı’nın mensubu olan ve Orhan Gazi ile birlikte erenleri ile Bursa’nın fethine savaşa katılıp geyik üzerinde savaştığı için Geyik Abdal Musa olarak bilinen Alp Eren, Bursa’nın fethi sonrası Antalya, Elmadağ’da tekke kurmuştur. 

Abdal Musa ile ilgili rivayet ve menakıplarda Kaygusuz Abdal (Alaiye/Alanya) beyinin oğlu Gaybi avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa’nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi’ye gösterir. 

Gaybi okunu tanır ve Musa’ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa’dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa’ya yenilir, Gaybi tekkede kalır. Bu rivayette tıpkı Ural-Altay Türk Destan motifi mevcuttur.

ALA GEYİK; ANADOLU TÜRK EFSANE, ŞİİR VE TÜRKÜLERİNDE ÖNEMLİ BİR YER TUTAR

Alageyik efsanesine göre Serçeme köyünde dağ keçisi ve geyik avına çok meraklı bir genç yaşarmış. Dağ keçisi ve geyik avından başka bir şey düşünmeyen bu genç, her zaman Serçeme kayalıklarında geyik avına çıkarmış. Serçeme’de de güzel bir kız yaşarmış. Avcının gönlü avından sonra bu kıza düşmüş. Serçeme köylüleri durumu anlayınca, delikanlıyı geyik avından vazgeçirip bu kızla evlenmesi için kandırırlar. 

Düğün gecesi genç, Serçeme kayalıklarında geyik seslerini duyunca gelini teli duvağı ile orada bırakır, silahını kapıp geyiğin peşine düşer. Mevsim kış olduğu için kayalıklar su içindeymiş. Geyiğin peşinden giden genç Serçeme kayalıklarındaki oyuklardan birine düşer. Her taraf buzla kaplı olduğu için oyuklardan çıkamaz ve donarak ölür. 

Anadolu’nun dağlık, ormanlık bölge halkı arasında ve özellikle Toroslar’ın Gâvur Dağları’nda Alageyik’le ilgili ağızdan ağıza dolaşan zengin bir edebiyat vardır. Bunlar zaman zaman âşıklar tarafından dile getirilmiş, yazarlar tarafından kaleme alınarak işlenmiştir. Hatta bu hikâyelerin bazı halk türkülerinin doğuşuna zemin hazırlayanları da olmuştur. 

Ben de gittim bir geyiğin avına,

Geyik çekti beni kendi dağına… 

Tövbeler tövbesi geyik avına, 

Siz gidin kardaşlar, kaldım kayada…

Diye başlayan ve avcının ağzından söylenen bu türkü, yavrusunu avlayan ana geyiğin intikam almak için avcıyı peşinden sürükleyerek bir uçurumdan düşürmesi üzerine yakılmıştır. * (Kurt, S. Nur (2020).  “Türk Mitolojisi Evreninde Geyik Motifi Üzerine Genel Bir İnceleme “. Betik, S. 2, s. 60-73.)

Ala Geyik efsanesi ile ilgili Türkiye’de 1969 yılında bir de Türk sinema filmi çekilmiştir. Süreyya Duru’nun yönettiği ve senaryosunu Yaşar Kemal’in eserinden Erdoğan Tünaş’ın yazdığı filmin başrollerinde Cüneyt Arkın, Mine Mutlu, Bilal İnci ve Aliye Rona oynamışlardır. Filmin senaryosu, Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi adlı eserinin derlenmesi ile oluşturulmuştur.

Yazımıza Ala Geyik sembolü kullanılan Ziya Gökalp’in Ergenekon Destanı adlı Türkler’in Altaylar’dan Ural’a ve Anadolu’ya yolculuğunu anlatan şiiri ile son verelim…

İstanbul Prohunt Göz Kamaştırdı 1024 684 admin

İstanbul Prohunt Göz Kamaştırdı

Pandemi sonrasında fuarlar peşpeşe düzenlenmeye başladı. Derginiz The Great WildLife; Amerika’da Las Vegas’ta yapılan Shot Show ve Almanya’nın Nürnberg kentinde düzenlenen IWA Fuarı’ndan sonra Yeşilköy’de düzenlenen 9. Uluslararası İstanbul Av Silah ve Doğa Sporları Fuarı’nda da  yerini aldı.

Hepimizin bildiği gibi; salgın nedeniyle Dünya üzerinde birçok etkinlik yaklaşık 3 yıldır sekteye uğramıştı. Spor müsabakaları yapılmıyor, günlük rutin ofis çalışmaları evlere taşınıyor, fuarlar düzenlenmiyordu.

Pandeminin yok olmaya yüz tuttuğu 2022’nin ilk çeyreğinden itibaren, Dünya üzerinde normalleşme konusunda önemli adımlar atıldı. Artık futbolseverler statlara alınıyor, ‘home ofis’ çalışma sisteminden şirketlere dönüşler başlıyordu. Elbette normalleşme, sosyal etkinlikleri de yeniden hayatımıza soktu.

Fuarların yeniden yapılmaya başlandığı bu dönemde, The Great WildLife Dergisi olarak bizler de ‘Outdoor, Avcılık ve ve Doğa Dergisi’ olarak yurtdışında olduğu gibi yurtiçinde de tüm fuarlara katılım gösterdik.

Amerika’da Las Vegas’ta yapılan Shot Show ve Almanya’nın Nürnberg kentinde düzenlenen IWA Fuarı’nda Türkiye’yi temsil etme gururunu yaşayan The Great WildLife, son olarak Yeşilköy’de düzenlenen 9. Uluslararası İstanbul Av Silah ve Doğa Sporları Fuarı’nda da yerini aldı.

Tüm Dünya’da yapılan ‘Outdoor ve Doğa Fuarları’nda Türk Medyası’nı temsil etmenin ve gittiğimiz her ülkede ciddi anlamda bir ilgi ile karşılaşıyor olmanın mutluluğu ve gururunu, İstanbul’daki 9. Uluslararası İstanbul Av Silah ve Doğa Sporları Fuarı’nda da yaşadık elbette.

İsterseniz yazımızın devamında 9. Uluslararası İstanbul Av Silah ve Doğa Sporları Fuarı ile ilgili detayla verelim.

FUAR HAKKINDA…

Sportif atıcılık ve kara avcılığı konusunda her türlü donanımın sergilendiği organizasyon, Türkiye’nin özellikle silah sanayiindeki başarılarısebebiyle düzenlendiği ilk yıldan beri dikkatleri üzerine çekmektedir.

Efem Uluslararası Fuar ve Organizasyon Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından düzenlenen İstanbul Prohunt Av, Silah & Doğa Sporları Fuarı; Türkiye’de avcılıkla ve doğayla ilgili organize edilen en büyük uluslararası fuardır. Fuar, 2012 yılından bugüne büyüyerek düzenlenmekte, 2014 yılında yeni konseptiyle birlikte ‘İstanbul Prohunt’ adıyla anılmaya başlamıştır.

Sportif atıcılık ve kara avcılığı konusunda her türlü donanımın sergilendiği organizasyon, Türkiye’nin özellikle silah sanayiindeki başarıları sebebiyle düzenlendiği ilk yıldan beri dikkatleri üzerine çekmektedir. Katılımcı firmalar, sektörün geleceğine yön veren yenilikçi ürünlerini İstanbul Prohunt’ta yerli ve yabancı misafirlerin beğenisine sunarak ticari ilişkilerin geliştirilmesi konusunda önemli adımlar atmaktadır.

FUARDA ÖNE ÇIKANLAR…

* Avcılık ve doğa sporları konusunda 100’ün üzerinde katılımcı ve 500’ün üzerinde marka…

* Sektördeki en son gelişmeler ve yeni inovasyon yönetişimleri…

* Yüksek kalitede üretilen ürünlerin ince işçilikle harmanlanması sonucunda ortaya çıkan küresel standarttaki kalite…

* Yeni pazarlara açılmak adına yaratılan fırsatlar ve geniş alıcı kitlesi…

ÜRÜN GRUPLARI 

* Silah ve Yan Sanayi

* Savunma, Özel Güvenlik Silahları ve Malzemeleri

* Elektronik ve Optik Ürünler

* Bıçaklar

* Av Turizmi

* Avcılık Deri ve Konfeksiyon Ürünleri

* Olta Balıkçılığı ve Ekipmanları

* Outdoor Giyim, Doğa Sporları ve Kamp Malzemeleri

* Arazi Araçları

* Avcılıkla İlgili Tamir Bakım

* Av Köpekleri

* Atış Makineleri, Plakalar ve Poligonlar

FIRMALAR, ISTANBUL PROHUNT’A NEDEN KATILDI?

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu coğrafya, yazılı tarihin ilk yıllarından beri önemli ticari merkezlerini barındırmakta. Yüzyılların birikimiyle yoğrulan ticari hayat, son yıllarda yapılan geniş çaplı yatırımlarla farklı bir boyut kazanarak global çapta kendini sağlam bir yer buldu. 

Çünkü İstanbul Prohunt, Türkiye’de avcılıkla ve doğa sporlarıyla ilgili yapılan tek ve en önemli fuardır. İstanbul Prohunt katılımcıları, üst düzey karar vericilere ulaşarak satış yapılan tüm önemli pazarlardaki alıcılar ile bir araya gelirler. Bu organizasyon, sektörün önde gelen uluslararası imalatçılarını, tasarımcılarını ve ticari ziyaretçilerini ön plana çıkarırken, size de bağlantılar kurmanız ve pazar potansiyelini arttırmanız için eşsiz fırsatlar sunar. İstanbul Prohunt size kapsamlı bir hizmet yelpazesi ve sadece ticari faaliyetlere odaklanmanız için gereksinim duyduğunuz koşulları sağlar.

Türkiye; Hızla gelişen ekonomi ve üretim kalitesi, sektörün cazibesini arttırıyor.

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu coğrafya, yazılı tarihin ilk yıllarından beri önemli ticari merkezlerini barındırmakta. Yüzyılların birikimiyle yoğrulan ticari hayat, son yıllarda yapılan geniş çaplı yatırımlarla farklı bir boyut kazanarak global çapta kendini sağlam bir yer buldu. Türkiye; küresel çapta en büyük beş (5) silah üretim merkezinden biridir ve bu anlamda en önemli ticari merkezlerden biridir. Savunma sanayii alanında ise yüzde 70 oranında yerli üretim sağlayarak gelişmekte olan pazarlara iyi bir örnek teşkil etmekte.

Türkiye, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney eksenleri arasında doğal bir köprü vazifesi görmekte olup; Avrupa, Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki 1.5 milyon müşteriye etkin bir biçimde ve en uygun maliyetlerle ulaşmanızı sağlayacaktır.

İstanbul Prohunt katılımcılarına… 

Mevcut müşterilerini ve satışlarını fakorumak, yeni siparişler almak, yenilikleri tanıtmak, ihracat imkânları yaratmak/var olanı arttırabilmek, kısa ve orta vadede yeni müşteriler kazanmak, rakiplerin yeniliklerini öğrenmek, ürünleri alternatif ürünler ile karşılaştırmak, yeni dağıtım kanalları veya mümessiller bulmak, düşünülen muhtemel fiyatları test etmek/tepkileri ölçmek, değişik ürün dizaynlarına/ambalajlara karşı tepkileri ölçmek, prestij sağlamak, firma personelini eğitmek/motive etmek ve müşterilerinize güven vermek fırsatlarını sunuyor.

Katılımcı Profili…

Yerli & Yabancı Üreticiler, Markalar, İhracatçılar, Distribütörler & Hizmet Firmaları

* Silah ve Yan Sanayi 

* Savunma, Özel Güvenlik Silahları ve Malzemeleri 

* Elektronik ve Optik Ürünler 

* Bıçaklar 

* Av Turizmi 

* Avcılık Deri ve Konfeksiyon Ürünleri 

* Olta Balıkçılığı ve Ekipmanları 

* Outdoor Giyim, Doğa Sporları ve Kamp Malzemeleri 

* Arazi Araçları 

* Avcılıkla İlgili Tamir Bakım 

* Av Köpekleri 

* Atış Makinaları , Plakalar ve Poligonlar

Ziyaretçi Profili İş ve Ticaret Platformu

* İthalatçı ve İhracatçı 

* Distribütör ve Toptancılar 

* Perakende Sektörü 

* Konsolosluklar 

* Girişimci ve Yatırımcılar 

* E-Ticaret Siteleri 

* Medya ve Dernekler 

* Doğa Sporları Kulüpleri 

* Av ve Doğa Sporu Tutkunları

KİMLER ZİYARET ETTİLER?

* İthalatçı ve ihracatçı

* Distribütör ve toptancılar

* Perakende Sektörü

* Konsolosluklar

* Girişimci ve Yatırımcılar

* E-Ticaret Siteleri

* Medya ve Dernekler

* Doğa Sporları Kulüpleri

* Av ve Doğa Sporları Tutkunları

İSTANBUL PROHUNT NEDEN ZİYARET EDİLMELİ?

İstanbul Prohunt, Türkiye’de avcılıkla ve doğa sporlarıyla ilgili yapılan tek ve en önemli fuardır. 16 bin metrekare alanda, 150’ye yakın katılımcıyla500’ün üzerinde markanın tek çatı altında toplandı.

Bu soru aslında şöyle de sorulabilir; Neden Türkiye’yi tercih etmelisiniz?

Çünkü Türkiye; av silahı üretimi ve tedariği konusunda dünyada 5., Avrupa’da ise 3. sıradadır. Kaliteli işçilikte ise yine üst sıralarda kendisine yer bulmaktadır.

Ayrıca…

* Tüketicinin aradığı en önemli husus, kaliteli ürün teminidir. Türkiye bu anlamda geniş üretim kapasitesini hızlı teslimat ile birleştiren ender ülkelerden birisidir.

Potansiyeli yüksek pazarlara kısa sürede ulaştırılan ürün, pazarda kendisine çabucak yer bulabilmektedir.

* Uluslararası anlaşmalara ve şartnamelere uygunluk yeterli düzeydedir.

* Malzeme çeşitliliği yönünden geniş seçenekler sunulmaktadır.

* Kişisel talebe yönelik küçük ölçekli işlere yatkınlık vardır.

* Genç ve eğitilebilir ülke nüfusu, rekabetçi piyasa koşullarında sağlanan işgücü maliyetlerinin belli bir seviyede tutulmasını sağlayarak rakip olabilecek gelişmiş ülkelere nazaran avantajlı bir durum yaratır; bu da fiyat konusunda ciddi faydalar sağlamaktadır.

* İleri teknoloji desteği bulunmaktadır.

* Sektörün yeterli uluslararası rekabet edecek deneyimi vardır. Değişikliklere kolayca uyum sağlayacak potansiyele sahiptir.

* İstanbul Prohunt, Türkiye’de avcılıkla ve doğa sporlarıyla ilgili yapılan tek ve en önemli fuardır. 16 bin metrekare alanda, 150’ye yakın katılımcıyla 500’ün üzerinde markanın tek çatı altında toplandığı bu platform, şehrin merkez noktalarından kolay ulaşım imkânlarıyla ziyaret edilebiliyor.

Nemrut Dağı, göksel bağlantıları 1024 729 admin

Nemrut Dağı, göksel bağlantıları

Nemrut Dağı, Adıyaman ilinin Kahta ilçesinde varolan, sönmüş bir volkanik dağdır. Zirvesindeki  2 bin yıllık yapılar ve heykeller, I. Antiochos tarafından, Tanrıları’na saygısını göstermek amacıyla inşa ettirilmiştir

Esmeri Alev Ekebaş Yazdı


* Esmeri Alev Ekebaş: Hakan hocam, öncelikle hoş geldiniz. Bizler, sizleri çok iyi tanıyor ve takip ediyoruz ama sizi yeni tanıyanlar için bize kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

Hakan Yedican: Merhaba Alev hanım… Öncelikle davetiniz ve böylesine önemli konulara yer vererek insanlarımızın bilgilenmelerine aracı olduğunuz için sizlere çok teşekkür ederim. Özgeçmişime gelince… 1978 yılı, Ankara doğumluyum. İlkokulun hemen ardından Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Vurmalı Çalgılar Bölümü’ne başladım. Orta, lise ve üniversite bölümlerini de aynı okul ve bölümde okudum. Üniversite ikinci sınıfı atlayarak, okul ikincisi ve bölüm birincisi olarak üniversite eğitimimi tamamladım.

Hemen ardından yine aynı okul ve bölümde Master ve Doktora eğitimlerime devam ettim. 2002 yılında yine aynı bölümde Vurmalı Çalgılar Araştırma Görevlisi oldum. Ayrıca Modern Bale Anasanat Dalı’nda perküsyon ve piyano eşlikçiliği, Caz Bölümünde Bateri Öğretim Görevlisi, H.Ü. Akademik Orkestrası’nda Vurmalı Çalgılar Grup Şefi ve diğer Senfonik Orkestralar’da ve Operalar’da, TV-Radyo programlarında ve çok sayıda konserlerde görev aldım. Halen H.Ü.A.D.K. Vurmalı Çalgılar Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmalarıma devam etmekteyim.

Bunların yanında, lise çağlarından beri frekanslar, insanlık tarihi, dünya dışı yaşam, UFO’lar, antik medeniyetler, mitolojiler, inanç sistemleri, Sümer ve Anunnakiler, Mısır-Hint-Güney Amerika uygarlıkları, piramitler, kadim tarih ve okültizm gibi çok farklı konulardaki merakımla araştırmalara başladım. Merakımın ve araştırmalarımın sürekli artarak devam etmesiyle de, uzun yıllar sonucunda ortaya çıkan ilginç sonuçları da seminerler, TV-Radyo-Sosyal Medya Programları’nda ve katıldığım gezi programlarıyla ilgili insanlarla paylaşmaya çalışmaktayım.

Doğu ve Batı teraslarındaki Tanrılar’ın oturduğu tahtların arkasında yer alan metinin 30. satır ve devamında, anıtın kurucusu, Persleri ve Helenleri, soyunun ‘mutluluk veren ataları’ olarak anlatmaktadır

Antiochos annesi tarafından Yunan, babasından Persler’le bağlantılıdır

* Bugün size Nemrut Dağı ve önemi hakkında birkaç soru sormak istiyorum. Çünkü sizler defalarca o bölgeleri ziyaret ettiniz ve çok çeşitli konularda da araştırmalarda bulunuyorsunuz. Bizlere kısaca ‘Nemrut Tümülüsü’nden bahsedebilir misiniz?

Nemrut Dağı, Adıyaman ilinin Kahta ilçesinde ve şu anda 2 bin 150 metre yükseklikte bulunmakta olan, sönmüş bir volkanik dağdır. Bu dağın zirvesindeki yaklaşık 2 bin yıllık olan yapılar ve heykeller, bu bölgede geçmiş zamanlarda hükümdar olan I. Antiochos Theos (I.Theos Dikaios Epiphanes Philorhomaios Philhellen/Antiokhos) tarafından, inandığı Tanrıları’na saygısını ve yakınlığını göstermek amacıyla inşa ettirilmiştir. Bu yapının içinde de I.Antiochus’un mezarının bulunduğu düşünülmektedir. Antiochos; Büyük İskender’in soyundan gelen annesi Kraliçe Laodike tarafından Yunan, baba tarafından ise Pers Kralları ile bağlantılıdır.

Yapının doğu ve batı bölgelerinde 8-10 metrelik dev heykellerin olduğu teraslar bulunmaktadır. Bu terasların her ikisinde de aynı sırayla yer alan devasa heykeller ise soldan sağa şöyledir: Tanrı-Kral I.Antiochos, sağında ülkenin Ana Tanrıçası Kommagene (Fortuna/Juno/Tyche), tam ortada Baş Tanrı Zeus (Oromastes/Ahura Mazda), onun yanında Apollon (Mithras/Helios/Hermes) ve en sağda ise Herakles (Artagnes/Ares/Bahram)… Tanrı heykellerinin oturduğu tahtlarının arka yüzünde ise I.Antiochos’un bizzat yazdırdığı bir çeşit vasiyetname gibi yorumlanabilecek 237 satırlık uzunca bir kült yazı (Nomos) bulunmaktadır.

Bu Tümülüs; 1881 yılında, Diyarbakır’da yürütülmekte olan bir yol çalışması için çevrede keşif yapıyor olan Alman Arazi Mühendisi Karl Sester (Charles Sester) tarafından keşfedilmiştir

Tarihsel hikâyesini çok kısaca özetleyecek olursak… Eski çağlarda Büyük İskender’in imparatorluğunun parçalanmasıyla oluşan birçok krallıktan biri olan Kommagene Krallığı’nı kuran I.Mithradates’in (I.Mitridat Kallinikos) oğlu olan I.Antiochus, M.Ö. 62-32 tarihleri arasında bu krallığa altın çağını yaşatmıştır. I.Antiochos’un ölümünden 106 yıl sonra (M.S. 72 yılında) ise Roma’ya karşı yapılan bir savaşta krallık tüm gücünü yitirip Roma hakimiyetine girmiştir.

Nemrut Dağı, 1987 yılından beri Unesco Dünya Miras Listesi’ndedir

* Nemrut Dağı Tümülüsü ne zaman ve nasıl keşfedilmiştir?

Bu Tümülüs; 1881 yılında, Diyarbakır’da yürütülmekte olan bir yol çalışması için çevrede keşif yapıyor olan Alman Arazi Mühendisi Karl Sester (Charles Sester) tarafından keşfedilmiştir. Daha sonra Alman Arkeolog Otto Punchtein ve o dönemin ünlü bilim insanlarından olan Osman Hamdi Bey bu bölgede araştırmalar yapmışlardır.

Ciddi anlamdaki ilk yoğun kazılar ise ancak 1953 yılında başlayabilmiştir. Karl Sester’in 6 kişilik ekibinin de yardımlarıyla birçok kalıntı ve belgeyi ortaya çıkartmışlardır. Bunların içinde Grekçe yazılı bir kitabede yer alanlar, heykeller hakkında bugünkü bilgilerimizi oluşturan en önemli belgelerdir. Nemrut Dağı, 1987 yılından beri Unesco Dünya Miras Listesi’nde ve 1988 yılından beri de Nemrut Dağı Milli Parkı olarak koruma altındadır.

Oromasdes; Zerdüşt dininin ‘Bilge Efendisi’ Ahura Mazda’nın Grekçe karşılığıdır

* Heykellerin oturduğu tahtların arkasındaki Grekçe yazılardan bahsettiniz. Bu yazılarda neler yazmaktadır?

Hakan Yedican:Doğu ve Batı teraslarındaki Tanrılar’ın oturduğu tahtların arkasında aynı şekilde ve hemen hemen aynı ifadeler yer aldığı için, tahrip olmuş ve eksik kısımların karşılıklı kıyaslanmalarıyla eksik ifadeler çözümlenebilmiştir. Böylece Doğu Terası’ndaki metin, 237 satır olarak çözüme kavuşturulmuştur.  Buradaki 30. satır ve devamında, anıtın kurucusu, Persleri ve Helenleri, soyunun ‘mutluluk veren ataları’ olarak anlatmakta ve yazıtın sonunda, “İran’ın, Makedonya’nın ve kendi yurdu Kommagene’nin bütün ‘Baba-Tanrıları’nın, çocuklarına ve torunlarına lütufkâr olmakta devam etmeleri” umudunu dile getirmektedir. Bu yazılarda ve heykellerde betimlenen Zeus ile birlikte bahsedilen Oromasdes; genel olarak Hellen/Yunan Pantheonu’nun ‘Baş Tanrısı’ Zeus olarak değerlendirilse de, esasen Zerdüşt dininin ‘Bilge Efendisi’ Ahura Mazda’nın Grekçe karşılığı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Böylece, Zeus-Oromasdes’i, burada Hellen-Pers ortak Tanrılar göğünün hükümdarı olarak düşünmek gereklidir. Ayrıca yazıtların 53. satırında şu önemli ifadeler yer almaktadır; “İşte, gördüğün gibi, Tanrılar’a gerçekten lâyık oldukları bu heykelleri ben diktirdim: Zeus-Oromasdes’in, Apollon-Mithras-Helios-Hermes’in, Artagnes-Herakles-Ares’in ve her şeyi besleyen vatanım Kommagene’nin heykellerini. Aynı taştan ve aynı tahtlar üzerinde duaları işiten Tanrılar’ın yanına kendi heykelimi de koydurttum. Böylece ulu Tanrılar’ın ezeli saygınlığını kendi genç bahtıma çağdaş kıldım.. Ve böylece onların kraliyete ilişkin olarak giriştiğim işlerde sık sık ve somut olarak, âlicenap bir yardım olarak bana tevcih ettikleri sonsuz ihtimam ve himayelerinin hakkaniyetli bir taklitçisi oldum…”

Puchstein, yazıtın başlangıç kısmını aşağıdaki şekilde çözmüştür: “Kral Mithridates Kallinikos ile Anasever, Muzaffer, Epiphanes Tanrı Kral Antiokhos’un kızı olan, Kardeşsever Tanrıça Kraliçe Laodike’nin oğlu, Romalılar’ın ve Hellenler’in dostu, Adil, Büyük Kral ve Tanrı Antiokhos, kutsal temeller üzerinde sonsuz zamanlar için ebedi harflerle kendi ululanması amacıyla sözler kaydettirdi…”

Anunnakiler’in çanta figürü, Göbeklitepe’nin 43 numaralı sütununun en üstündeki kabartmalarda üçlü olarak yer alıyor. Bu durum bana, Göbeklitepe’nin de bir şekilde Anunnakiler’le ilişkili olabileceğini düşündürüyor

Tümülüs’te elektromanyetik alan enerjisi ‘0’ V/m ve ‘0’ µT seviyesindedir…

* Nemrut Dağı’ndaki Tümülüs’te Kral I.Antiochus’un mezarı bulunabilmiş midir? Tümülüs’ün içinde başka neler olabilir?

Hakan Yedican: I.Antiochus’un mezarının bu Tümülüs’ün içinde bir yerlerde olduğu düşünülmektedir fakat henüz böyle bir mezara ulaşılabilmiş değildir. Bu Tümülüs, yaklaşık 50 metre yükseklikte ve 150 metre çapında olup, yumruk büyüklüğünde taşlarla özenle konik şekilli bir piramit şeklinde örtülerek kapatılmıştır. Tümülüs’ün içinde bu mezardan başka, birçok yeraltı tünellerinin olduğu da düşünülmektedir. Burada yer alan heykellerin sıralamasının özel bir anlamı olup olmadığının araştırılması ise ‘Hiyerotesyon Dalı’nın araştırma konusunu oluşturmaktadır. Şahsen yaptığım EMF (Elektro Manyetik Alan) ölçümlerinde ise, Tümülüs’ün başladığı yerde elektromanyetik alan enerjisinin ‘0’ V/m (Volt/Metre) ve ‘0’ µT (microTesla) seviyesine düşmesi de araştırılmayı hak eden başka bir ilginç konudur. Sonraki turlarımızda daha farklı ölçümler de yapmayı planlamaktayım.

Horoskop’taki dizilim; M.Ö. 109 Yılı’nda 14 Temmuz tarihi saat 19:37’de mümkündür

* Esmeri Alev Ekebaş: Sizi Nemrut Tümülüsü’nde en çok neler etkiledi acaba?

Hakan Yedican:Nemrut Tümülüsü’nde beni en çok etkileyen şeylerin başında, batı terasında yer alan aslan kabartması ve önemi gelmektedir. Çünkü Dünya’nın ilk horoskobu olarak kabul edilir. 175 santimetre yüksekliğinde, 240 santimetre genişliğinde ve 47 santimetre kalınlıkta olan bu kabartmanın gövdesinde, her biri 8 ışınımlı 19 yıldız ve aslanın üzerinde ise 16 ışınımlı 3 büyük yıldız sembolü bulunmaktadır. Bu üç yıldız sembolünün ‘Mars, Merkür ve Jüpiter gezegenleri’ olduğu, hemen üzerlerindeki Yunanca yazılardan anlaşılmaktadır. Aslanın boynunda hilal şeklinde ‘ay’ sembolizmi vardır. Hilalin yukarısında da, krallığı sembolize eden Regulus Yıldızı vardır. Konunun uzmanlarına göre horoskoptaki bu dizilim; Jüpiter, Merkür, Mars ve Ay’ın yörünge hareketleri baz alınarak, M.Ö. 109 Yılı 14 Temmuz tarihine ve bu dizilimin gözle görülebilmesinin de ancak saat 19:37’de mümkün olabileceği hesaplanmıştır. İlginç olan şeylerden birisi de bu dizilimin yaklaşık 25 bin yılda bir oluşmakta olmasıdır.

Yazılı kaynaklardan anlaşıldığına göre bu tarih, Kral I.Antiochos’un babası olan I.Mithridates’in taç giyme anını ifade etmektedir. Eğer ki bu ifade doğruysa, tüm bu yapı kompleksinin çok gelişmiş astronomik ve göksel bilgilere dayanarak yapıldığı ve o dönemde bu kadar hassas ve derin bilgilere sahip olunduğudur. Aslanlı horoskop, 2003 yılında restorasyon için farklı bir bölüme alınmıştır. Yurtdışından gelen bir ekiple anlaşılmış, fakat bazı nedenlerden dolayı ekip değiştirilerek yerli uzmanlara devredilip gerekli müdahaleler yapılmıştır. Ancak maalesef ki, bu ekibin müdahalesine maruz kalan Aslanlı horoskop halen bir konteyner içerisinde tutulmaktadır ve ziyaretçilere kapalıdır. Devletimizin, milletimizin her türlü Milli ve tarihi değerimize sahip çıkarken çok daha hassas olmasını ve bu tür önemli konuların mümkün olduğunca da Türk uzmanların kontrolünde yapılıyor olmasını ümit ederim.

Zeus: Ahura Mazda, Jüpiter, Vishnu, Thor, Hürmüz, Viracocha, Ülgen, Enlil

* Esmeri Alev Ekebaş: Sizce Nemrut Dağı’nın Göbeklitepe’yle ilişkisi olabilir mi?

Hakan Yedican:Tümülüs’ün en önemli Tanrı figürü Zeus… Uzun yıllardır yapmakta olduğum araştırmalarım sonucunda, ‘Tanrıların Tanrısı Zeus’, Yunan Tanrıları’nın da ‘Baş Tanrısı’ olarak; Pers mitolojisinde ‘Ahura Mazda’, Peru ve Roma kültürlerinde ‘Jüpiter’, Hint kültüründe ‘Vishnu’, İskandinav Mitolojileri’nde ‘Thor’, İran Mitolojisi’nde ‘Hürmüz’, Amerikan Mitolojileri’nde ‘Viracocha’, Türk Mitolojisi’nde ‘Ülgen’ ve Sümer Mitolojisi’ndeki ‘Enlil’e karşılık gelmektedir.

Enlil karakteri; Sümerliler’in Tanrıları olarak kabul ettikleri Anunnaki’lerin de baş şahsiyetlerinden biri olup, baş düşmanı olan üvey kardeşi Enki ile olan savaşları tüm dinlere, mitolojilere, hikayelere, destanlara konu olmuş ve dünya genelinde de binlerce resim, heykel, kabartma, tablet vb. gibi arkeolojik eserlerde de ellerinde genellikle bir çanta ve kozalak tutarlarken ifade edilmişlerdir.

Anunnakiler’in bu aynı çanta figürünü Göbeklitepe’nin 43 numaralı sütununun en üstündeki kabartmalarda üçlü olarak yer alıyor olması; bana Göbeklitepe’nin de bir şekilde Anunnakiler’le ilişkili olabileceğini ve dolayısıyla Anunnaki ‘Baş Tanrıları’ndan olan Enlil/Zeus’un da Nemrut Dağı’nda heykelinin olmasından dolayı, bu iki gizem dolu yapının birbirleriyle ortak bazı yönleri olup bu konuların da detaylıca araştırılması gerektiğini düşündürmektedir.

Çünkü şahsi düşüncem şudur ki; bana göre tüm dinler ve mitolojilerde aynı karakterler, olaylar ve hikayeler farklı isimler altında aynı konuları ve kişileri ifade etmektedirler. Bu iddiam doğru ise, tüm Dünya dinleri, mitolojiler ve hatta kadim ve gizem dolu muazzam taş yapılar, piramitler de aslında aynı ortak kaynaklarla ilişkili olup, gizemli bir kültürle bağlantılı olabilirler.

Ayrıca Nemrut Dağı’ndaki horoskop Aslan’dan da açıkça anlaşıldığı üzere bu yapı kesinlikle gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenlerle derin astronomik bilgiler kullanılarak, hassaslıkla inşa edilmiştir. Ki aynı şekilde Göbeklitepe’nin 12’li sütunlarının da astrolojik Zodyak takım yıldızlarıyla ilişkili olabileceğini ve yapıların ortasındaki iki büyük ‘T’ şekilli kayanın da çeşitli yıldızlara hizalı olacak şekilde inşa edildiklerini düşünmekteyim. Bu konuda da Nemrut Dağı’nın ve Göbeklitepe’nin gizemlerini doğru çözümlemek ve bağlarını araştırmak çok büyük önem arz etmektedir.

Kommagene Krallığı’nın yaşadığı bölgede, Tanrılar’a en yakın, en yüksek yerde…

* Esmeri Alev Ekebaş: Sizce bu muazzam Tümülüs ve heykellerin burada yapılmış olmasında, Nemrut Dağı’nın ve bu bölgenin seçilmesinin özel bir sebebi var mıdır?

Hakan Yedican: Elbette akla gelen ilk şey Kommagene Krallığı’nın bu bölgelerde yaşamış olması… Bu bölgenin en yüksek zirvesinin burası olmasıyla, en yüksek yerin de Tanrılar’a en yakın yer olarak düşünülmesi en mantıklı seçim olacaktır.

Ancak biliyorsunuz ki, bu topraklar çok uzun zamandır kutsallıkla ilişkili tutulmuş bölgelerdir. Bunu sadece mitoloji ya da efsane olarak değil de aynı zamanda enerjisel bir ‘ley hattı kesişim noktası’ veya bölgesi olarak da düşünmemiz gerekebilir.Bu konuda, Fırat ve Dicle nehirlerinin muazzam enerjileri ve önemi her zaman o bölgeyi farklı kılmıştır.

Örneğin, Dünya üzerinde sadece Şanlıurfa Halfeti’de yetiştiği bilinen endemik bitki türlerinden olan ve ilk kez Alman eczacı ve bitki toplayıcısı Paul Sintenis tarafından 1988 yılında Halfeti bölgesinden toplanan ‘Mezopotamya Sümbülü’, 1977 yılında Speta adlı yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Ayrıca yine bu bölgeye has olan endemik bir bitki de ‘Siyah Gül’dür. Yani buradaki bazı bölgelerin havasının, suyunun, toprağının farklı bir enerjisi var gibi görünmektedir. Bu konuların bilimsel olarak daha derin araştırılması da gerekmektedir. İnsanlığın kozmik kökenleri ortaya çıktıkça, Dünya’daki karanlığı meşale gibi aydınlatacaktır.

* Esmeri Alev Ekebaş: Bizlere bu konularla ilgili son olarak neler söylemek istersiniz?

Bu konularla ilgili şunları söylemek isterim… Ülkemizin, insanlığın, dinlerin, mitolojilerin tarihleri; bence, bizlere tamamen doğru olarak yansıtılmamakta ve aslen kozmik kökenlere sahip bağlantıları bulunmaktadır. Birçok konuda önemli sırlar ve gizemlerle dolu çok farklı bir ‘hakikât’ olduğunu düşünüyorum. Bu dünya üzerinde huzurlu, kardeşçe ve barış içerisinde yaşayabilmemiz için, birbirleriyle muazzam derecede bağlantılı ve tahminlerimizden çok eskilere kadar uzanan bu gizemli bağlantıları çözmemiz gerekmektedir.

Çok önemli bir zamanda ve coğrafyada yaşamaktayız. Arkeolojiyi, astrolojiyi, gerçek tarihi, insanlık ve inanç sistemlerimizin kökenlerinin gerçekte nelerle bağlantılı olabileceğini anlayabilmenin en önemli ve kestirme yolu da, kadim tarihimizi çok iyi analiz edebilmekle mümkün olabilir diye düşünüyorum. Bu konularda çok açık fikirli ve geniş açılardan tarafsızca bakabilmeli, bilime ve mantığa uygun adımlarla hakikâti aramakta geç kalmamalıyız. Çünkü şahsen şuna inanıyorum ki; insanlığın gerçek kozmik kökenleri ortaya çıktıkça, Dünya’daki karanlığı bir meşale gibi aydınlatacaktır.

Son sözlerimiz de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten olsun; “Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

* Esmeri Alev Ekebaş: Değerli bilgileriniz için sizlere çok teşekkür ederim. Araştırmalarınızda ve gezilerinizde sizlere kolaylıklar diliyorum ve katıldığınız için çok teşekkür ediyorum. Ayrıca çekmiş olduğunuz fotoğrafları kullanmak için de izninizi istiyorum.

Hakan Yedican: Ben de davetiniz için sizlere çok teşekkür ederim. Araştırma ve gezilerimize devam edeceğiz. Edindiğimiz yeni bilgileri de sizlerle paylaşmaktan her zaman kıvanç duyarım. Ayrıca bu röportajımız için Ekim 2021 tarihinde gönderdiğim tarafıma ait fotoğrafların; Esmeri Alev Ekebaş tarafından sosyal medya, dergi ve gazetelerde kullanılmasına izin veriyorum.

Esenlikle kalın…

Konsolos Ayhan Ağabey’in Sırrı 1024 768 admin

Konsolos Ayhan Ağabey’in Sırrı

“…Ortalık bir karıştı. ‘Dan, dun, dan, dun!’ Kaç tane düştü, düşenden fazlası gitti. Düşenlerin kimini köpek bulup getiriyor, kimini biz buluyorduk. Bakıyoruz; köpek fermada, koşuyoruz yanına. Üçlü beşli fırlıyor… Sanki yağmur olmuştu bıldırcın ve bu tarlaya yağmıştı…”

Oğuz Babaçoğlu Yazdı


Her akşam tüfeği sırtlayıp çulluk avına gitmem, köydeki av meraklısı pek çok gencin dikkatini çekmiş olacak ki, benimle gelen kişi sayısı günden güne artmaktaydı.  Benim işlek mekânı başka avcılara kaptırmamak adına çulluk bekine oldukça erken çıkmak zorunda kalıyordum.

Dağdan hızla kopup gelen çullukları akşam karanlığında görebilmek için herkes pür dikkat kesiliyordu. Önce hışırtılı bir kanat sesinin ardından muhteşem karaltının üstüme geldiğini görüyor ve 20 kalibre Huğlu tüfeğimle harikalar yaratıyor, her akşam olmasa bile iki akşamda bazen bir, bazen de iki çulluk vuruyordum. 

Av bitince yerlerimizden yavaş yavaş kalkıyorduk. Sanki çulluk geçiyormuş gibi milletin haybeye havaya sıkı patlatıp birbirini gaza getirmesine de alışmıştık! Karadenizliler’de bu, benim pek aşina olmadığım bir alışkanlıktı. Biri havaya bir iki el silah sıktı mı hemen karşılığını vermek adettendi. 

Atmaca: Sen neden havaya sıkmıyorsun? Cevabım: Havada hedef yoksa sıkılmaz!

Ne var ki bu patırtıya benim hiç katılmamam, onların dikkatlerini çekmiş olacak ki, öğrencilerimden Atmaca (Selim) “Hocam, sen neden hiç havaya sıkmıyorsun?” diye sordu. Havaya silah sıkmanın bir amacı olmadığı için bana anlamsız geldiğini, silah atmanın amacının bir hedefi vurmak olduğunu, havada böyle bir hedef olmadıkça havaya sıkmanın boşuna sıkı harcamaktan başka bir anlamı olmadığını söyledim. 

Sonra dedim ki: “Bizim oralarda şöyle bir şey yaparız. Av dönüşü kuşa sıkı atmadığımız günlerde antrenman olsun diye havaya kutu, fişek hartucu veya tarla topağı atar, onları vurmaya çalışırız…”

Atmaca Selim şaşkın bir bakışla, “Hocam sen havaya atılan fişek hartucunu vurabiliyor musun?” diye sordu ve muzipçe gülümsedi. Amacı bana silah attırmaktı. “Elbette” dedim. Hava oldukça kararmıştı, ancak gölgeler fark edilebiliyordu. Elbette ki havaya atılan kartuşu görmek imkânsızdı. 

Okuldan saat dört buçuk gibi serbest kalmak, haybeden maaş almak gibi geliyordu. İlk zamanlar okulda kalıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonradan ben de her öğretmen gibi duruma ayak uydurdum!

Kim ‘Konsolos’ dese, etrafta bulunan herkesin yüzünde gülümseme oluyordu!

Hayret, adamın adı telaffuz edilince herkes gülümsüyordu. Böyle olunca meraktan akşamı bekleyemedim: “Haydi!” dedim. “Gidip bir çay içelim, tanışalım şu Konsolos’la.”

Beraber bakkala gittik. Müşteri trafiği oldukça yoğundu. Uzaktan alıcı gözle baktığımda Ayhan ağabey orta boylu, toparlak yüzlü, kel kafasında yün başlıkla gezinen, hafif sakallı, aksi gibi duran ama herkesle şakalaşıp güldürmeyi bilen, otuzlu yaşlarda tipik bir Karadenizli’ydi. 

Müşteriler gidince ‘Selamünaleyküm’ ve ‘Aleykümselam’ın ardından sanki kırk yıllık bir dostmuş gibi samimi bir av sohbeti alevleniverdi. Ayhan ağabeyin Karadeniz ağzıyla anlattığı olaylar, yaptığı espriler, zaman zaman bizi gülümsetiyor, bazen de katıla katıla gülmemize sebep oluyordu. Demek ki bu adamın adını zikreden herkesin gülümsemesi boşuna değildi. Muzipliğiyle, şakalarıyla deyim yerindeyse fıkra gibi bir adamdı.

Av bitince sanki çulluk geçiyormuş gibi milletin haybeye havaya sıkı patlatıp birbirini gaza getirmesine alışmıştık! Karadenizliler’de biri havaya bir iki el silah sıktı mı hemen karşılığını vermek adettendi. 

Yılanı yakalamış, dişlerini çıkartmış ve kahvede arkadaşının kucağına atmış

Hele ki gençliğinde yaptığı ağır şakalar, bütün köyde tevatür gibi anlatılıyor, yeni dinleyen herkesi kahkahalara boğuyordu. Bunlardan en aklımda kalanı şu hikayeydi. Ayhan ağabey bir gün köydeki santral bölgesine gitmiş. Santral dedikleri yer, köye elektrik gelmeden önce, suyun akışına kurulmuş, köyün elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yapılmış metruk bir binaydı. 

Çevresi sulak ve sık çalılık olduğundan, yılanların mekân tuttuğu ve adeta cirit attığı bir yerdi. Ayhan ağabey karşısına çıkan büyükçe bir yılanı kendi yaptığı çatal çomakla yakalamış, dişlerini çıkartmış ve yılanı torbaya koyarak, torbanın ağzını güzelce büzmüş. Akşama arkadaşlarına yapacağı şakayı düşünerek kıs kıs gülümsemiş. 

Akşam olunca bakmış ki arkadaşları kahvehaneye gelmiş, tesadüfen kahvenin en köşesine denk gelen yerde oturup okey oynayan arkadaşlarının balkon diye tabir edilen yan sandalyesine yerleşivermiş. Sinsice, oyun oynamaya iyiden iyiye kendini kaptırmış olan ve de kaçması en zor yerde oturan arkadaşının kucağına torbadan çıkardığı yılanı atıvermiş.

Aniden kucağında yılanı gören arkadaşı adeta yıldırımla çarpılmışa dönmüş. Adam ne yapsın? Çıldırmış bir halde, masanın sağı dolu, solu dolu. Feryat figan kucağına bırakılan yılandan kaçamadığı için deliye dönmüş, masayı yıkıp üstünden atlayarak kendini kahvehanenin dışına zor atmış. 

Bu feryatları duyan kahvehanedekiler de dökülen ve kırılan çay bardaklarının, devrilen masaların, sandalyelerin sesi eşliğinde “Yılan, Yılan!” haykırışlarıyla panikle kahvehaneyi boşaltmışlar. Bir de bütün bu tabloya kahvehanede tek başına kalan, hınzır kahkahalarla gülen Ayhan ağabeyi ekleyin. İşte Ayhan ağabeyin portresi!

Köyde avcı hocanın namı günden güne yayılıyordu. Bu durum bir başka av meraklısının da dikkatini çekmiş olacak ki, Atmaca bana gülümsedi ve Akşama Konsolos da gelecek avadeyiverdi

Ayhan ağabeye neden Konsolos dediklerini bilmiyordum. Malûm, köylerde herkesin bir lakabı vardır. Bir söylentiye göre Ayhan ağabeyin bakkal dükkanının köyün ilk girişindeki mekân olması, herkesin önce ona uğraması; bir söylentiye göre de keyfine çok düşkün olmasından ötürü babasının bu ismi ona yakıştırdığıydı. Aslını bilemiyoruz ama bildiğimiz tek bir gerçek var: “Konsolos” deyince herkes tanıyor ve de gülümsüyordu…

Ayhan ağabey benim aylardır arayıp da bulamadığım kafa dengi bir av yoldaşıydı. Çulluk beklerine gelmeye başladığı ilk günden itibaren akşam avları daha da bir renklenmiş, esprilere, kahkahalara sahne olmaya başlamıştı. Gözü, elimdeki 20’lik Huğlu’daydı. Onun da dikkatini çekmiş, ‘böyle ince namluyla böyle güzel atışlar nasıl yapılabilir’ sorusu aklını kurcalıyor, bana meraklı sorular soruyordu… 

Hele ki ilk avımızda dağdan kopup gelen ve çok yüksekten geçen bir çulluğu vuramayıp benim üstümden geçerken onu benim vurup paçavraya çevirmem iyiden iyiye gözüne girmeme neden olmuştu. Ondan sonra içinden demiş ki; “Ha bu Hoca gerçekten iyi avcıdır…” İlk avdan sonra da iyi arkadaş olduk nitekim.

Büyüklerine çok saygılı, yaşıtlarına samimi, çocuklarla ise çocuk olurdu

Benim dikkatimi en çok çeken şey, çocukların onu çok sevmesiydi. Ayhan ağabey yeri geldiğinde çocukla çocuk oluyor, yeri geldiğinde büyüklerine son derece saygılı bir adam, yaşıtlarıyla da samimi bir dost olabiliyordu. Köyün bütün çocuklarının ona karşı bir sempatisi vardı. Her gelen çocuğa sorular soruyor, sohbetler ediyor, espriler yapıp onları da güldürmeyi başarıyordu. 

Bu yüzden alışverişe gönderilen çocukların öncelikli adresi Ayhan ağabey oluyordu. Çocuklar arasında bir kavga, anlaşılmayan karmaşık bir durum veya bir olay olduğunda işin aslı Ayhan ağabeyden soruluyordu. Çünkü onun her şeyden haberi vardı. Haberi olmadığı durumlarda çocukları çağırır işin aslını öğreniverirdi. Çocukların içinde ona karşı garip bir bağlılık vardı. O bir şey istese asla ikiletmezlerdi.

Ayhan ağabey oldukça zeki bir adamdı. Köye yakın olan tarlasına o zamanın modası, kavak dikmek veya mısır ekmek yerine; tarlayı düzlemiş, çimlendirmiş, telle çevirmiş, ışıklandırmış ve gençlerin kullanacağı bir futbol sahasına dönüştürmüştü. Top oynamak isteyenlere orayı kiralardı. Bakkalın dışında oradan da gelir elde etmekte, hatta Akyazı’dan bile müşterileri yaz-kış demeden maç yapmaya gelmekteydi. Hem de yapmacık halı sahada değil, gerçek çim sahada.

‘Haydi hoca! Babam geliyor’ derdi ve biz de dükkandan ayrılırdık…

Neredeyse her öğle arası Ayhan ağabeyin yanına gidiyor ve av muhabbetleri esnasında neşe içinde bir önceki avın değerlendirmesini yapıyorduk. Bizim bu sık sık ava gitmelerimiz Ayhan ağabeyin babasının kulağına da gitmiş ve ne yazık ki babası, bu durumdan pek de hoşnut olmamıştı. Bu durum, Ayhan ağabeyin oldukça canını sıktı. 

İyiden iyiye strese girdi. Ne olduğunu anlayamıyordum. Bakkalın önünde oturup sohbet ettiğimizde babasının geldiğini gören Ayhan ağabey, “Haydi Hoca, babam geliyor” diyerek adeta bir tatsızlık çıkmasını istemiyor gibi davranarak oradan uzaklaşmamı istiyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordum. 

Tamam babasına karşı son derece saygılıydı ama Ayhan ağabey evliydi ve iki tane çocuk babasıydı. Kazık kadar adamdı yani! İla maşallah kendi parasını da kazanıyordu. Babası onun ava gitmesine neden bu kadar karşıydı ve neden bu kadar müdahale ediyordu? Bunu anlamak mümkün değildi. 

Ona bunları sorduğumda, “Babam çok aksi bir adamdır. Karşı mı çıkayım şimdi? Bakkalı kapatıp ava gitmeme kızıyor. Boşver…” diye geçiştiriyordu. Babası kısa boylu, aksi görünüşlü tipik bir Karadeniz erkeğiydi. Bir saygısızlığını görmedim ama sessizliğiyle ve o aksi duruşuyla insana sıkıntı veriyordu.

Ayhan ağabeye neden Konsolos dediklerini bilmiyordum. Bir söylentiye göre Ayhan ağabeyin bakkal dükkanının köyün ilk girişindeki mekân olması, herkesin önce ona uğraması; bir söylentiye göre de keyfine çok düşkün olması!

Kuşluğundan sarkan üç tane çulluk, yanında simsiyah köpek: Adı Arap!

Soğuklar iyiden iyiye bastırmıştı. Çok çulluk gelmişti. Kar yağıyor ve ben bek avlarından sıkılmış, köpekli avları özlüyordum. Bir gün, hafta içi, yine kar yağmıştı; tam av havasıydı. Okul çıkışı her zaman olduğu gibi Ayhan ağabeyin dükkanında almıştım soluğu ama dükkân kapalıydı. Babasının pazara gitmesini fırsat bilip ava sıvışmıştı!

Sonra yandaki kahvehaneye oturup bir çay içtim, etrafa bakınırken uzaktan Ayhan ağabeyin elinde tüfek, avdan dönmekte olduğunu gördüm. Kuşluğundan sarkan üç tane çulluğu sallaya sallaya köy meydanından gururlu bir tavırla dükkanına doğru ilerliyordu. Yanında da daha önceden hiç görmediğim siyah bir İrlanda setteri vardı. Adına da hiç şaşırmadım: Arap…

Daha önce köyde hiç av köpeği görmemiş olan ben, hayretler içerisinde kaldım ve çok sevindim. Çok çulluk varmış. Çok tüfek atmış, çok da kaçırmış, üç tane vurabilmiş. Sonra kahvehaneden ısmarlanan çaylar eşliğinde bana yaptığı avı ballandıra ballandıra anlattı.

Konsolos, köpeğin zaafını bulmuştu. Arap kaymaklı bisküvi müptelasıymış!

O günün akşamı bek avında ben de bir çulluk vurmuştum ama aklım Arap köpekte ve köpekle avlanmaktaydı. Ev sahibim köpek beslememe müsaade etmiyordu. Zaten tüm aramalarımıza rağmen köpek de bulamamıştık. Tek çare, işte bu Arap köpekti.

Lakin Arap köpeğin de türlü türlü huyları vardı. Tamam, çok güzel av yapıyordu ama hovarda ve oldukça başına buyruk, erkek bir köpekti. Sahibinden başkasıyla ava gitmezdi. Köy sokaklarında başı boş gezer, ava gitmek istediğinde onu köy sokaklarında bulabilmek mucize kabilinden bir şeydi. Sahibinin kim olduğunu bilmiyordum. 

Ayhan ağabey bu köpeği kendisine çok zor alıştırmıştı. Önceleri iple bağlayıp araziye götürüyor, ancak ipini çözdü mü gerisin geriye köye dönüyormuş. En sonunda bizimki köpeğin bir zaafını keşfetmiş. Köpek tam bir kaymaklı bisküvi müptelasıymış. Ava gitmek istediği zaman iki, üç paket kaymaklı bisküvi alıyor, giderken arkasından onları tek tek atıyor, bu şekilde köpek onun yanından ayrılmıyormuş. 

Bir, iki kuş uçtuğunda veya en azından kokusunu aldığında köpek her şeyi unutuyor, akşamlara kadar av yapıyormuş… O sezon Arap köpekle bir kez olsun ava gidebilmek nasip olmamıştı.

Bizim sık sık ava gitmelerimiz Ayhan ağabeyin babasının hoşuna gitmemişti. Bakkalın önünde otururken babasının geldiğini gören Ayhan ağabey, Haydi Hocadiyerek adeta bir tatsızlık çıkmasını istemiyor gibi davranarak oradan uzaklaşmamı istiyordu.

Bir yıl sonra Arap ile ava gitmek istedim, ama Konsolos isteksizdi

Aradan bir yıl geçmişti. 1996 yılı, Ekim ayıydı. Hatta Ekim ayının, üçüncü haftasıydı. Bir önceki yıl Ekim ayının üçüncü haftası, mısır tarlalarının içinde çok güzel bıldırcın avları yapmıştım. Yine umut ediyordum, ‘mutlaka bıldırcın gelmiştir’ diye tahminde bulunuyordum. Günlerden cumartesi idi. Nedense çok geç kalkmıştım. Akşamdan güzel yağmur yağmıştı, sabahleyin çok güzel bir güneş açmıştı. Hava öylesine berrak ve tertemizdi ki, derin nefes alınca ciğerlerim bayram ediyordu. 

Sabah saat onbir gibi tüfeği sırtlayıp Ayhan ağabeyin dükkanına gittim. Dedim ki, “Ayhan ağabey, hadi gel bak hava çok güzel. Şu Arap köpeği de alalım. Gidip biraz dolaşalım. Akşamdan yağmur yağdı, mutlaka bıldırcın kalmıştır. Belki güzel bir av yaparız. Ne dersin?” 

Maalesef Ayhan ağabey o gün hiç de ava istekli değildi. Nazlanıyor, mızmızlanıyor, “Şimdi tüfek burada değil”, “Arap köpeği nereden bulacağım?”, “Bu havada bıldırcının üstüne bassan kalkmaz” şeklinde bahaneler uyduruyor; ava gitmemek için bin dereden su getiriyordu. 

Yağmur yağmış, üzerine bassan bıldırcın kalkmayacak. Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybeği! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarlada soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim!

“Şu çayımı içeyim, şu tahta köprüyü geçeyim, şu tarlada bıldırcın var!”

Ayhan ağabeyden ümit yoktu. Gelmek istemiyordu. Çaresiz yalnız gidecektim ava. Çay içerken de ona sitemli sitemli bir kehanette bulundum: “Bak, şu çayımı içeyim, şu tahta köprüden geçeceğim. Nah, şu tarlada bıldırcınlar beni bekliyor. İki tane vurup gelivereyim. Sen burada kös kös otur” dedim. 

Bizimkisi kahkahayı bastı, “Üstüne bassan kalkmaz onlar hoca. Bir tane bile vuramazsın” dedi. Ben tüfeği kaptığım gibi sola dönüp bir ‘eyvallah’ deyip tahta köprünün yolunu tuttum. Ayranım kabarmış, kuş olsa da olmasa da gidecektim. Ava gitme konusunda biri nazlanırsa çok da fazla üstelemem. Gider avı bulurum, vururum. Yeter ki av olsun. Ya sonrası? Gitmeyen düşünsün.

Tahta köprüden geçtim, ilk tarlaya girdim. Tarlada bol miktarda, bıldırcının çok sevdiği kuş üzümlerinden vardı. Daha on adım attım. Aklıma bir şey geldi. Kuş varsa bile akşamdan yağmur yemiş, hakikaten Ayhan ağabeyin dediği gibi üstüne bassan kalkmayacaktı. 

O an babamın bir sözü geldi aklıma:  Köpeksiz avcı, değneksiz köre benzer!

Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybek oyunları! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarla içinde soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim… 

İki, üç adım atıp duruyordum. Böyle böyle tarlanın ortasına kadar geldim. “Bir tek kuş yok muydu be!” Böyle zamanlarda umutsuzluk dolar adamın içine. Boşa kürek çekiyormuş hissi yayılır benliğine. “Şu çalı da pek müsaitmiş, sola gidip ona da bakayım. Ne yapsan boş. Ah bir köpek olsa! Şimdi tarlayı hallaç pamuğu gibi attırmaz mıydı, kuş varsa uçurmaz, tavşan varsa koşturmaz mıydı? Yok, yok, yok. Köpek yok. Babamın bir sözü geldi aklıma: Köpeksiz avcı, değneksiz köre benzer!” Gerçekten de öyleydi. Çaresizlik içinde iyice gevşemiştim ki, sağımdaki çalının içinden “Prink!” sesi yükselmesiyle kendime geldim. Tokmak gibi bir bıldırcın, ıslanmış kanatlarını hızla çırpıp uzaklaşmaya başladı. Azıcık uçması, parçalanmaması için uzattım. “Dan!” tek sıkıda aşağıda.

Düştüğü yeri iyi kollamak zorundaydım. Çünkü yanımda köpek yoktu. Her taraf tüydü, derken kuşu hemen oracıkta buluverdim. Oldukça da iriydi. Sevinçten havalara uçuyordum. Demek tahmin ettiğim gibi kuş varmış. O an şöyle düşündüm: “Bu tek değildir.” 

Yağmur yağmış, üzerine bassan bıldırcın kalkmayacak. Adımlarımı yavaşlattım. Astronotların ayda yaptığı yürüyüşler geldi aklıma, bir de Ege’nin meşhur zeybeği! Kendi kendime gülümsedim. Avcılık adamı ne hallere sokuyor, kendimi tarlada soytarılık yapıyormuşum gibi hissettim!

Avcılar ikiye ayrılır: Oturup avucunu  yalayanlar, ava gidip kuş vuranlar! 

Hemen tüfeği kırıp fişeği tazeledim. İlk atışı yaptığım yere geri döndüm. Hemen çemberler çizmeye başladım. Geniş bir daire çizdim, yoktu. “Herhalde tekti” diye düşünürken ikinci bıldırcın önümden fırlayıverdi. “Dan, dun!” İkinci sıkıda vurdum. Açıklık bir yere düşmüştü, koşup aldım. 

Düşündüm ki böyle güzel bıldırcın varken av bırakılmazdı ama canım köpekle bir av yapmak istiyordu. Öte yandan dönüp Ayhan ağabeyi de deli etmek çok güzel olacaktı. Çünkü aradan en fazla on, on beş dakika geçmişti ve benim kehanet gerçekleşmişti. 

Hızlı adımlarla geri döndüm. Ayhan ağabeyin dükkanına girdim. Müşteri yoktu. Dedim ki: “Ağabey sen burada löşeke gibi otur. Bıldırcınlar dibimizdeki tarlada cirit atıyor…” Meraklı bakışlarla, “Sen mi attın demin?” diye sordu. “Tabii ki ben attım. Ben avcıyım ağabey, senin gibi tembel değilim ki! Hem avcılar ikiye ayrılır: Kös kös oturup avucunu yalayanlar, ava gidip kuş vuranlar.” 

Gülümsedi: “Vurdun mu bari?” Yoklama çekiyordu bana! “Yahu ağabey, sen galiba beni kendinle karıştırıyorsun! Ben sana demedim mi aha şu kahvede. Nah, şu tarlada bıldırcınlar beni bekliyor. İki tane vurup gelivereyim.” 

“Ben eve gidip tüfeği alayım… Şu uşaklar da Arap’ı bulsunlar!”

Cebimden çıkardığım tokmak gibi iki bıldırcını koyuverdim terazinin üstüne. Şaştı, kaldı. “Çok bıldırcın var ağabey. Hadi gel gidelim” deyince, bu sefer içinde kabaran avcılık duygusunun önünde duramadı. “Ben eve gideceğim hoca. Şu tüfeği alayım. Şu uşaklara söyleyeyim de şu Arap köpeği bulup getirsinler” dedi. 

Bunun üzerine ben de, “Senin köpeği bulman uzun sürer. Ben de eve gideyim de biraz fişek alayım. On beş tane ya var, ya yok. İki lokma da atıştırayım bari. Bir saat sonra burada buluşalım” diyerek eve döndüm.

Bir saat sonra Ayhan ağabeyin evinin önünde buluştuk. Çocuklar Arap köpeği bulmuş, sonra getirip dükkânın önündeki bir direğe bağlamışlardı. Elbette ki Ayhan ağabeyden ödül olarak aldıkları çikolataları, gofretleri vs yiye yiye oradan uzaklaşıyorlardı… 

Ayhan ağabey köpeğin zaafını keşfetmiş. Arap tam bir kaymaklı bisküvi müptelasıymış. Ava gitmek istediği zaman iki, üç paket kaymaklı bisküvi alıyor, giderken arkasından onları tek tek atıyor, bu şekilde köpek onun yanından ayrılmıyormuş. 

Tüfeklerimiz, fişeklerimiz ve elbette bisküvilerimiz hazırdı!

Ayhan ağabey dükkândan yüklü miktarda kaymaklı bisküvi aldı ve bunları yürürken arkasından tek tek atmaya başladı. Köpek de seyrek aralıklarla atılan bu bisküvileri tek tek mideye indiriyordu.

Birlikte tahta köprüyü geçip bıldırcınları vurduğum tarlaya girdik. Arap girer girmez bıldırcınları vurduğum yerlerdeki tüyleri uzun uzun koklayarak deli gibi aranmaya başladı. Bıldırcının kokusunu aldığı için artık kaymaklı bisküviyi filan umursadığı yoktu. Deli gibi tüm tarlayı geziyor ama bir tane bıldırcın kaldıramıyordu. 

Kaç kere gittik geldik bir tane kalkmadı. Ayhan ağabey bana dedi ki: “Ula Hoca, iki tane bıldırcın varmış, onları da sen vurmuşsun!” Şaşırıp kalmıştım. Dedim ki: “Gel şu dip tarlaları gezelim, ben geçen sene çok bıldırcın kaldırdım oralardan…”

O kadar yürüdük, tek bir bıldırcın kalkmamıştı. Sonunda söylediğim yere vardık. Orada ince uzun bir mısır tarlası vardı. Biçmişler ama sürmemişlerdi. Tarla setlerinde de kuş üzümlerini görünce ‘tam yeri’ diye düşündüm. Hava hızla kapatıyordu. Kara kara bulutlar geliyordu. Arap köpek daha tarlaya girer girmez çakılıverdi fermaya. 

Arap köpek daha tarlaya girer girmez çakılıverdi fermaya. “Bas oğlum!” “Prink!” Ayhan ağabeyden bir sıkı; “Dan!” Ve kuş aşağıda. “Getir oğlum!” Aldık ağzından, sev babam sev. Gökten ilk iri damlalar düşmeye ve yere şap şap diye yapışmaya başladı. O an hayatımızda en son isteyeceğimiz şey, yağmur yağmasıydı. Kara kara bulutlar ise inadına inadına bindiriyordu

“Bas oğlum!” 
“Prink!” 
Ayhan ağabeyden bir sıkı; “Dan!” Ve kuş aşağıda.
“Getir oğlum!” 
Aldık ağzından, sev babam sev.

Bıldırcınlar yağmur olmuştu ve  sanki bu tarlaya yağıyorlardı

 Köpekli avı ne kadar özlemiştim. Bek avlarında, köpekle yaptığımız şu av zevkinin ve adrenalinin onda biri bile yoktu. Tarlada yirmi adım gitmedik. Köpek ortalığı bir karıştırdı. 

“Prink, prink, prink!”

Tarlanın her yerinden bıldırcınlar fırlamaya başladı. Ortalık bir karıştı. “Dan, dun, dan, dun!” Kaç tane düştü, düşenden fazlası gitti. Düşenlerin kimini köpek bulup getiriyor, kimini biz buluyorduk. Ararken sıkı değiştiriyoruz. Bakıyoruz, köpek fermada, koşuyoruz yanına. Üçlü beşli fırlıyor… Sanki yağmur olmuş bıldırcın, bu tarlaya yağmıştı. Çok kısa bir sürede yirmi küsur bıldırcın vurmuştuk.

Gökten ilk iri damlalar düşmeye ve yere şap şap diye yapışmaya başladı. O an hayatımızda en son isteyeceğimiz şey, yağmur yağmasıydı. Kara kara bulutlar inadına inadına bindiriyor ve şiddetli bir yağmurun ilk emarelerini veriyordu. Benim yeleğin arkasında yağmurluk vardı ama Ayhan ağabey tedbirsiz gelmişti. 

Yağmur şiddetle bastırırsa şımşırık olacaktık. Nitekim öyle de oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben arkamdan yağmurluğu çıkardım ama giymeye fırsat bulamadan Ayhan ağabeyle ikimiz tarla setinin kenarında benim yağmurluğun altına giriverdik. 

Yağmur altında Konsolos’a sordum: Baban nasıl 180 derece değişti?

İyi ki de öyle yapmışız. Çünkü dışarıda yağan ilk yağmurun şiddetiyle ortalık su tozu ve her yer çamur içindeydi. Bu arada yanımıza gelmeye çalışan Arap köpeği de çalı sopasıyla kendimizden uzak tutmaya çalışıyorduk. Çünkü yağmurdan silkeleniyor ve bizi ıslatıyordu. Yağmurluk ikimize anca yetiyordu, ona yer yoktu!

Sonra umudunu keserek bir ağaç dibine gidip oturdu. Uzun süre yağmurun yavaşlamasını bekledik. İlk üç beş dakika mesele yok ama otur otur hem dizlerimiz ağrıyor hem de canımız sıkılıyordu.

Orada set kenarında yağmurluğun altında çömelip otururken Ayhan ağabeye kafama çok takılan bir şeyi soruverdim. “Yahu Ayhan ağabey, şu senin baba ne tuhaf adam! Önce seni ava götürüyorum diye bana çok kızıyordu, sonra ne olduysa tam tersine döndü. Senin benimle ava gitmene müsaade etmeyi bir kenara bırak, bensiz ava gitmemeni istemeye başladı. Ne oldu da bu adam yüz seksen derece dönüş yaptı?”

Meğer bizim avcı şanımız, köyde öyle almış yürümüş ki; dedikodu makinesi, kendisini katlaya katlaya büyütmüş. Herkes ‘Avcı Hoca’yı kulaktan kulağa öyle abartmış ki! Anlatılan avların onda birini vurmamışımdır! Duyan da beni ‘Terminatör’zannedecek! 

O Dünya’ya boş vermiş, şen şakrak adamın içinde ne dertler gizliymiş

Ayhan ağabey tıpırdayan yağmurluğun altında uzaklara bakarak derin bir nefes aldı ve ağzından üflerken bir buğu hüzmesi çıkarttı. “Ben sara hastasıyım Hoca!” dedi. “Çok ağır nöbetler geçirdim, tedavim çok uzun sürdü. Birkaç senedir bir şey olduğu yok, şimdi iyiyim Allah’a Şükür. Seninle konuştuktan sonra babam sana çok güvenmiş. Bizim deli oğlan ne yapsam yine de beni dinlemiyor, inadına ava gidiyor. Bari Hoca’yla gitsin. Tahsilli adam, bir şey olursa ona yardım eder diye düşünmüş. Olay bu” dedi.

Çok üzüldüm… Meğer o Dünya’ya boş vermiş, şen şakrak adamın içinde ne dertler gizliymiş. İki yıldır sağlığıyla ilgili bu durumu benden sır gibi saklamış, belki de anlatmayı gururuna yedirememişti. “Keşke bunu bana daha önce söyleseydin. İyi ki böyle bir şey olmadı. Yoksa düşünsene böyle bir havada, çaresizlik içinde kafayı yedirtirdin bana. Ben burada nereden ambulans bulacaktım?” diyerek hüzünlü havayı dağıtmak istercesine işi şakaya vurdum. İkimiz de gülüştük.

Yağmurun hızı iyiden iyiye kesilmişti. Kalkıp hızlı adımlarla yola koyulduk. Dönüşte o önde, ben arkada yorgunluktan pek konuşmadık…

“Hastalık derdi böyle amansızdır. Bu babanın aklı çok karışıktır.”

Dedem Korkut kara kara karlı dağlardan, uzun uzun ovalardan, çam çamurlu yollardan gelir oldu. Tüm heybetiyle dikildi, aydınlık yüzüyle gülümsedi. Yaradan Rabbimin yüzü suyu hürmetine şu maniyi düzdü:

Yağmur sıvaşık, çamur yapışıktır.
Üstümüze çöken bir ağırlıktır.
Hastalık derdi böyle amansızdır.
Bu babanın aklı çok karışıktır.
Öyle de olsa böyle de olsa,
Bir yel gibi geçer, gider bir ömür. 

Deyip, her zamanki gibi ansızın çekip gitti.

Pazarköy çok renkli insanların olduğu bir yerdi. Yaz aylarında öğretmen arkadaşlarımdan, büyüklerimden telefonlar geliyordu. Köydekiler: “Bu hoca neredeymiş, nasılmış, iyi miymiş?” diye hâl hatır soruyorlarmış sağ olsunlar.

Anlatılanların onda birini vurmamıştım. Duyan da beni ‘Terminatör’ zannedecek!

Meğer bizim avcı şanımız, köyde öyle almış yürümüş ki; dedikodu makinesi, kendisini katlaya katlaya büyütmüş. Herkes ‘Avcı Hoca’yı kulaktan kulağa öyle abartmış ki, anlatamam… Ben bu anlatılan avların belki onda birini bile vurmamışımdır! Duyan da beni ‘Terminatör’ zannedecek! 

Bu telefonlardan birinde Mithat hoca dedi ki: “Oğuz seni biri illaki görmek istiyor. ‘Bu uşak kimdir ki herkes av muhabbetlerinde onu konuşuyor. Ha bu uşak beni bu yaşımdan sonra tekrar avcı yapacak. İllaki onu benimle tanıştır’ diyor.”

Yayladan yaz-kış inmeyen, gençliğinde ayı avlayan bu ağabeyimiz kimdi?

Onu da sonra anlatırız. Çünkü o, başka bir hikâye. Bir başka hikâyede gönül sohbetleri edebilmek dileğiyle şimdilik, kalınız sağlıcakla.

Turna Balığı ve Avcılığı 1024 636 admin

Turna Balığı ve Avcılığı

Turna Balığı’nın yeme en fazla rağbet ettiği veya yeme en istekli atladığı saatler, sabah saatleridir. Öğle saatlerinde genellikle pasif bekleme davranışını benimseyen turna balığı, akşam saatlerinden hava kararana kadar da yeme saldırabilmektedir. .

Ahmet Yazıcı Yazdı


Değerli okurlarımız…

Geçmiş yazılarımda turna balığının kaşık ile avcılığında dikkat edilmesi gereken önemli ve bilinmeyen noktaları birlikte incelemiştik. Bu sayımızda da aynı konuya farklı bir bakış açısı ile devam ediyoruz.

KAĞIŞIN BÜYÜKLÜĞÜ, SAATE GÖRE DEĞİŞİR

Turna balığı avında kullanılacak kaşığın büyüklüğü, av yapılacak saate göre de farklılık göstermektedir. 

Kaşığı, yem olarak göstermek istediğimiz takdirde seçeceğimiz büyüklük; o bölgedeki turna balığının beslenmek için tercih ettiği yem balığının büyüklüğü kadar olacaktır. 

Eğer kaşığımızı yem olarak değil de turna balığına rakip bir tehdit olarak kullanmak istiyorsak, mümkün olan en büyük kaşığı tercih etmemiz gerekmektedir. Bu tarz avcılıkta kaşık ne kadar büyük olursa, o kadar başarılı olunmaktadır. 

Farklı avlanma tarzlarına ait bilinmeyen çok önemli bir nokta ise seçilen farklı boydaki kaşıkları sadece doğru saatlerde kullanırsak başarılı olacağımız gerçeğidir. Bu konu, birçok avcının bilmediği veya önem vermediği bir konu olmasına rağmen; avdaki başarıyı doğrudan etkilemektedir. 

TURNA BALIĞI, SABAH ERKEN YA DA AKŞAM GEÇ YEMLENİR

Bilindiği gibi turna balığının yeme en fazla rağbet ettiği veya yeme en istekli atladığı saatler, sabah saatleridir. Öğle saatlerinde genellikle pasif bekleme davranışını benimseyen turna balığı, akşam saatlerinden hava kararana kadar da yeme saldırabilmektedir. Bu davranış biçimini, bizim farklı avlanma sistemlerine koordine ettiğimiz takdirde şu gerçek ortaya net olarak çıkmaktadır.

Turna balığının yemlendiği, yani sabah erken veya akşam geç saatlerde kullanılacak kaşık mutlaka yem görüntüsüne uygun olan ve yem balığı boyunda olanlardan olmalıdır. Çünkü turna balığı o saatlerde sadece beslenme ihtiyacının güdümündedir. Yem olarak gördüğü her şeye saldırmakta tereddüt etmeyecektir. 

Turna avında kullandığımız kaşıkların kullanılan saate göre atıp çekilme yönleri de farklıdır. Bu avdaki başarı şansını en üst seviyeye çıkartacaktır.

SABAH VE GECELERİ, YEM KAŞIĞI; ÖĞLENLERİ İSE TEHDİT KAŞIĞI

Söz konusu saatler dışında kalan öğle saatlerinde (11.00-15.00 arası) ise kendi konuşlandığı ve kendine ait olarak belirlediği yerinde, yemlenme ihtiyacı olmadan pasif bir beklemede olduğu için yem görüntüsünde olan bir kaşık ona cazip gelmeyecektir. Bu durumda onu ilgilendiren en önemli konu, çevresinde dolaşan ve kendini rahatsız edebilecek tehditlerdir. Bu zaman diliminde kendi mülkiyetine ait olarak hissettiği yerini korumak amaçlı olarak etrafını gözetlemektedir. 

İşte bu zaman diliminde kullanılacak kaşık, büyük ve turna balığı benzeri olduğu takdirde daha fazla tehdit oluşturacağı için turna balığını saldırıya daha çok teşvik edecektir.

Sonuç olarak yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı, sabah ve akşam saatlerinde yem büyüklüğünü aşmayan ölçülerde olan yem görünümündeki kaşıklar, geriye kalan öğle saatlerinde ise mümkün olduğu kadar büyük turna balığı görünümlü kaşıklar tercih edilmelidir.

KAŞIKLARIN ÇEKİLME SÜRATİ DE BAŞARILI AVLANMA İÇİN ÖNEMLİ

Her iki farklı avlanma yönteminde yine çok önemli olan bir konu, bu sistemlerin her ikisinde de kaşık kullanılmasına rağmen çekilme hızlarının farklı olmasıdır. Bunun en başta gelen sebebi kullandığımız kaşıkların, farklı davranış biçimleri taşıyan balıklara ait olduğunu, avlayacağımız balığa doğru olarak hissettirebilmektir. Sabah ve akşam saatlerindeki yemlenme ve beslenme zamanlarında kullanacağımız kaşıkları, kaçan bir balığın süratinde, yani oldukça süratli çekmemiz gerekir. Bu kaşıkları yavaş çektiğimiz takdirde turna balığı için asla inandırıcı olmayacaktır.

Öğle saatlerinde kullanılacak kaşıkları ise bölgede gezinerek kendine güzel bir yer arayan başka bir turna balığı görüntüsünü vermesini istediğimiz için, mümkün olan en yavaş süratte çekmemiz gerekmektedir. Görüntüyü daha inandırıcı hale getirmek için, hiç acelesi olmayan ve her tarafa dikkat ederek giden bir balık davranışını taklit edecek biçimde sürat ve aksiyon vermemiz daha da doğru olacaktır.

Burada iki farklı yöntem kullanılırken kaşığın çekilme sürati konusundaki fark şudur.  Sabah ve akşam saatlerinde kullanmamız gereken küçük kaşığın, kaçan bir yem balığı görüntüsünde olduğu için hızlı ve doğrusal hatta çekilmesi; öğle saatlerinde kullanacağımız büyük kaşığın ise gezinen bir turna balığı görüntüsünde olması için çok yavaş ve sağ-sol aksiyonlu olarak çekilmesidir.

KAŞIKLARIN ÇEKİLME YÖNLERİ DE ÖNEMLİ

Turna avında kullandığımız kaşıkların kullanılan saate göre atıp çekilme yönleri de farklıdır. Fazla bilinmeyen bu konuya verilecek önem, avdaki başarı şansını en üst seviyeye çıkartacaktır. Kıyıdan yapılan avcılıkta sabah ve akşam saatlerinde, yemlik küçük balık görüntüsü oluşturan kaşığımız, aynı küçük bir balığın en kısa zamanda sazların arasına saklanıp korunmak istediği biçimde bir görüntü oluşturacak şekilde çekilmelidir. 

Bunu sağlamak için kaşık mutlaka açıktan kıyıya doğru ve kaşığın o anda bulunduğu yere en yakın sazlık istikametine doğru hızla çekilmelidir. Bu şekilde çekilen bir kaşık, turna balığında hiçbir şüphe uyandırmayacaktır. Bazı balıkçıların ileri sürdüğü gibi, sazlıklara paralel olarak hızlı çekilen kaşık, hiçbir küçük balığın kendisi için birçok tehlike barındıran bir ortamda açık alanda sazlığa paralel gitmeyeceğini bilen turna balığını kandırmaya yetmeyecektir.

Öğle saatlerinde kullandığımız büyük kaşık ise ilk yöntemin tam aksine sazlıklara paralel olarak, sağ-sol yaparak ve merakla gezinen rakip balık görüntüsü oluşturacak şekilde ve mutlaka çekilebilecek en yavaş süratte çekilmelidir. Kıyıdan yapılan bu avcılık şeklinde bir bölgede en fazla 4-5 atış yaparak yer değiştirmek gerekir.

Turna balığının yemlendiği, yani sabah erken veya akşam geç saatlerde kullanılacak kaşık mutlaka yem görüntüsüne uygun olan ve yem balığı boyunda olanlardan olmalıdır. Çünkü turna balığı o saatlerde sadece beslenme ihtiyacının güdümündedir. Yem olarak gördüğü her şeye saldırmakta tereddüt etmeyecektir. 

MOTORLU TEKNEDE TURNA AVI YAPARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN KONULAR…

Motorlu bir tekneden yapılan turna balığı avcılığında ise yine aynı tür kaşıklar kullanılmasına rağmen kaşığın doğru çekilebilmesi için tekneyi doğru yönlerde sürmek gerekmektedir. Sabah ve akşam avcılığında sazlık şeritlerin dış kenar çizgisine, açık su tarafından mümkün olduğunca dik açıya yakın bir açı ile yöneltilen teknenin burun ucu sazlara değmeden hemen önce 20 derecelik bir açı ile açık suya çevrilerek, arkadan gelen kaşığın sazlığa mümkün olduğunca dik olarak yanaşması sağlanmalıdır. Tayin edilmiş sürat, bu dönüş sırasında misinaya boşluk verecek durumda olursa, kaşığın zemine düşmesini önlemek için motorun sürati geçici olarak yükseltilmelidir.

Motorlu tekne ile öğle saatlerinde yapılacak turna balığı avcılığında ise tekne sazlıkların hemen önünden ve sazlık dış çizgisine paralel bir şekilde, hafif sağ-sol hareketleri ile ve çok ağır süratle çekilmelidir. Burada uygulanması en zor olan şey, sürati gerektiği kadar azaltabilmektir. Ayrıca düşük sürat ile giderken oltaya atlayan balığı alabilmek için de oltayı mutlaka tasmalamak (sert hareketle ani olarak çekmek) gerekmektedir. Yine düşük süratte büyük kaşık kullanmak ağırlığından dolayı kaşığın zemine daha çabuk inmesi sebebi ile özel kaşık imalini gerektirmektedir. Ben bu nedenle öğle saatinde yapacağım turna avları için, sadece kendi imal ettiğim, büyük ama hafif metal kaşıklardan kullanmaktayım. 

Gelecek sayımızda tekrar birlikte olmak dileği ile hepinize rast gelsin…

Bir Gezginin Seyahatinden: HİNDİSTAN 1024 684 admin

Bir Gezginin Seyahatinden: HİNDİSTAN

Herkes gençliğinde en az bir kez Hindistan ve/veya Nepal seyahatine çıkmalı.

Bu ülkede; ‘Altı farklı ana dine’ mensup, ‘onsekiz farklı ana dili’ ve ‘1600 diyalekti’ konuşan pek çok değişik ‘ırk grubu’ bir arada yaşıyor. Bu ülke; Bir milyara yaklaşan nüfusu, inanılmaz dinamizmi ve zengin kültürü ile bir gezgini kolaylıkla kendisine bağlayabilir.
Bozuk yol koşulları ve kötü araç kullanımı nedeniyle, Hindistan’da kara yolculuğu riskli ve tehlikeli olabilir.

Ben Hindistan’ı çok severim ve herkese gençliğinde en az bir kez Hindistan ve/veya Nepal seyahati öneririm. Hindistan, hem motosiklet ile tur yapmak hem de fotoğraf çekmek açısından son derece uygun ve ilginçliklerle dolu bir ülke… Her yer o kadar renkli ve ilginç ki, bu büyük ülkede insan hiç sıkılmadan aylarca gezebilir, fotoğraf çekebilir.

Aşırı kalabalık bu ülkede kendi aracınıza sahip olmak işinizi kolaylaştırır. Kalabalık, aşırı sıcak, bilet kuyruğunda uzun ve çileli bekleyişlerden kurtulmak gibi.

Normalde olduğunuzdan en az iki kat daha dikkatli olunuz

‘Altı farklı ana dine’ mensup, ‘onsekiz farklı ana dili’ ve ‘1600 diyalekti’ konuşan pek çok değişik ‘ırk grubu’nun bir arada yaşadığı, bir milyara yaklaşan nüfusu ile Hindistan, inanılmaz dinamizmi ve zengin kültürü ile bir gezgini kolaylıkla kendisine bağlayabilir ve dış dünyayı unutturabilir.

Hemen her gün Hindistan’ın herhangi bir yerinde bir festivale rastlamak olası. Özellikle büyük festivallerden birine denk gelecek şekilde kendinizi ayarlayabilirseniz, işte o zaman bu zengin mozaiğin tadını fazlasıyla çıkartabilirsiniz. 

Hindistan’da karayolu üzerinde kendi aracınızla seyahat etmeyi düşünüyorsanız, bütün rehber kitaplardaki şu uyarıyı asla aklınızdan çıkarmayın; “Bozuk yol koşulları ve kötü araç kullanımı nedeniyle, Hindistan’da kara yolculuğu riskli ve tehlikeli olabilir.”

Bu uyarı sonuna kadar haklı olmakla birlikte, motosiklet üzerinde belirli bir tecrübeniz varsa ve böyle bir yolculuk yapmak istiyorsanız, sürüş güvenliğinizi artırmak ve normalde olduğunuzdan en az iki kat daha dikkatli davranmak koşuluyla, bunu yapamamak için bence hiçbir sebep yok.

Hemen her gün Hindistan’ın herhangi bir yerinde bir festivale rastlamak olası. Büyük festivallerden birine denk gelirseniz, bu zengin mozaiğin tadını çıkartabilirsiniz. 

Yeni baskı rehber bir kitap, isteklerinize göre bir rota

Motosiklet, Dünya’nın her yerinde olduğu gibi Hindular için de son derece sempatik bir araç ve tabii onunla seyahat edenler de. Bir ‘motorcu-gezgin’ olarak çoğu zaman sıcak bir şekilde karşılanıp, size yardım etmeye gönüllü birilerine rastlayabiliyorsunuz.

Benim seyahatlerimde de genelde böyle oldu ve her şey yolunda gitti. Hatta bir kadın ve bir erkek seyahat ediyorsanız, çoğu zaman işleriniz daha da kolaylaştırılıyor ve hızlandırılıyor. Gümrüklerde bile nispeten daha az bekletmeye ve yardımcı olmaya çalışıyor görevliler. 

Bir gezginin seyahatinde yaşamak isteyebileceği hemen hemen her şeye sahip olan Hindistan’a gitmeden önce, yapmanız gereken tek şey; ‘yeni baskı bir rehber kitap’ bulup iyice incelemek ve izleyeceğiniz rotayı kendi beklentileriniz ve istekleriniz doğrultusunda şekillendirmek.

Böylesi bir yolculuğu kendi motosikletinizle yapabileceğiniz gibi, Hindistan’ın büyük şehirlerinden birinden ‘1200-1500 usd’ arası bir fiyata satın alabileceğiniz meşhur Enfield’lardan biriyle de yapabilirsiniz, tabi ikinci el olanlarını çok daha ucuza alabilirsiniz.

Bir gezginin seyahatinde yaşamak isteyebileceği hemen hemen her şeye sahip olan Hindistan’a gitmeden önce, yapmanız gereken tek şey; ‘yeni baskı bir rehber kitap’ bulup iyice incelemek ve izleyeceğiniz rotayı kendi beklentileriniz ve istekleriniz doğrultusunda şekillendirmek. 

Türkiye’den motorunuza atlayın. İran, Pakistan ve Hindistan…

Eğer yeteri kadar zamanınız ve bütçeniz varsa, Türkiye’den motorunuza atlayıp, İran’ı ve Pakistan’ı geride bıraktıktan sonra Hindistan’a girip seyahatinizi sürdürebilirsiniz. Acil bir durumda ya da canınız istediğinde büyük bir havaalanından, rahatlıkla motorunuzu kargo olarak Türkiye’ye yollayabileceğinizi de aklınızın bir köşesinde bulundurursanız daha rahat ve güvenli seyahat edebilirsiniz.

Eğer daha az zamanınız varsa ve İran ve Pakistan’ı geçmek gözünüzde büyüyorsa, Türkiye’den motorla yola çıkmak yerine, uçakla Delhi’ye ya da Kalküta’ya gidebilirsiniz. Buradan Enfield bullet 350cc ya da 500cc’lik motorlardan bir tane satın alıp, zamanınızı istediğiniz şekilde değerlendirip, ülkeyi gezebilirsiniz. Geri dönmek istediğinizde ise, fazla uğraşmadan başka bir gezgine, daha düşük bir fiyata motorunuzu satıp, tekrar uçakla evinize dönebilirsiniz.

Bunların yanı sıra, lokal ulaşım araçlarını kullanarak da pekalâ Hindistan’ı dolu dolu gezebilir ve tadını çıkarabilirsiniz. Ancak imkânı olan herkese birkaç aylık motorla bir Hindistan gezisini kesinlikle tavsiye ederim. Ben kendi hesabıma ilk fırsatta bu büyük ülkenin henüz görmediğim coğrafyaları için geri dönmek istiyorum.

Hindistan gibi aşırı kalabalık bir ülkede kendi aracınıza sahip olmak çoğu yerde işinizi müthiş kolaylaştırabiliyor. Kalabalık, boğucu, rahatsız, aşırı sıcak tren ve otobüs yolculuklarından sizi kurtardığı gibi, bilet kuyruğunda uzun ve çileli bekleyişlerden de uzak tutuyor.

Kirlilik, sıcak, sefalet, fakirlik, her köşe başında sakatlar ve dilenciler, hastalıklar ve kalabalık. Bunlar, acemi bir turistin Hindistan’daki ilk günlerini cehenneme çevirebilir!

Hindistan tecrübeli gezgin için bile ilk anda şok etkisi yaratır

Hem de istediğiniz yerde durmak ve istediğiniz kadar kalmak gibi harika bir özgürlüğü de size sunuyor. Bütün bunları söylerken mekanik ve sürüş yeteneklerinizin belirli bir seviyenin üzerinde olduğunu kabul ediyorum elbette.

Bence karar vermeniz gereken tek şey, Hindistan’ın nerelerini, nasıl ve ne kadar süre yaşamak, deneyimlemek istiyorsunuz. Ondan sonra da, imkânlarınız ve beklentileriniz dahilinde güncel bir program çıkartıp ona göre hareket etmek en doğrusu olacaktır.

Hindistan, tecrübeli bir gezgin için bile ilk anda bir şok etkisi yaratır. Kirlilik, sıcak, sefalet, fakirlik, her köşe başında sakatlar ve dilenciler, ortalıkta kol gezen hastalıklar ve inanılmaz bir kalabalık. Bütün bunlar, hazırlıksız, acemi turistin Hindistan’daki ilk günlerini cehenneme çevirmek ve onu bir an önce kaçırtmak için fazlasıyla yeterlidir.

Akıllı bir gezgin ise hemen içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamaya çalışır. Hindistan’ın tadını, ancak onu olduğu gibi kabul ederseniz ve kendinizibu duruma alıştırırsanız çıkarabilirsiniz.

Ancak akıllı bir gezgin, hemen içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamaya çalışır. Hindistan’ın tadını, ancak onu olduğu gibi kabul ederseniz ve kendinizi bu duruma alıştırırsanız çıkarabilirsiniz. Tamamen kendine özgü iç dinamikleri ve kaotik sistemi içinde bir düzeni olan Hindistan, kendisine adapte olan herkese sonsuz güzelliklerini tattırır.

Müslümanların Muin-ud-din Chisti adlı sufi derviş anısına yaptıkları festival

Kabaca, Hindistan’da neler bulabileceğinize dair fikir vermek açısından, her bir ‘eyalet’te karşılaşabileceklerinizden biraz bahsetmek istiyorum.

* Jammu ve Kashmir’in batı bölgelerinden uzak kalmak kaydıyla, Ladakh’taki; Tibet Budizmini…

Sekizbin metrelik dağları…

Dünya’nın ikinci en yüksek araç kullanılabilen yolunu yaşayabilirsiniz…

* Himachal Pradesh’in muhteşem Budist manastırlarını…

Dharamsala’da Dalai Lama’nın bir konferansını izleyebilirsiniz…

* Penjab eyaletinde;

Amritsar’daki Altın Tapınak’ta Sih’lerin içten misafirperverliğini…

Bence karar vermeniz gereken tek şey, Hindistan’ın nerelerini, nasıl ve ne kadar süre yaşamak, deneyimlemek istiyorsunuz. Ondan sonra da, imkânlarınız ve beklentileriniz dahilinde güncel bir program çıkartıp ona göre hareket etmek en doğrusu olacaktır.

Hinduism ve Müslümanlığın birleşiminden Guru Nanak’ın 1500’lerde ortaya çıkardığı Sihism’i, tanıyabilirsiniz…

* Krallar’ın toprağı Rajastan eyaletinde;

Rajput’ların kahramanlık hikayelerini dinleyebilir…

Jaipur’un meşhur ‘Pembe Şehir’ini…

İlginç fil festivalini…

Ajmer’de müslümanların Muin-ud-din Chisti adlı sufi derviş anısına düzenledikleri büyük festivali…

Pushkar’ın inanılmaz kalabalık deve festivalini izleyebilir… Çöl şehirlerini gezebilir, deve safarilerine katılabilirsiniz…

Dünya’nın en güzel çayı Darjeeling’de. Sıkkım ve muhteşem manastırları…

* Uttar Pradesh eyaletinde;

İnanılmaz zıtlıkların birarada uyum içinde yaşadığı kalabalık Delhi şehrini…

Haridwar’daki ya da Allahabad’daki büyük Kumbh Mela festivaline gelen hacıları…

Muhteşem Taj Mahal’i…

Doğal parkları…

Fatehpur Sikri’deki hayalet şehri…

Kutsal şehir Varanasi’yi ve ghat’larında yıkanmaya gelen binlerce Hindu hacıyı görebilirsiniz…

* Madhya Pradesh eyaletinde;

Gwalior’un dev kalesini…

Krallar’ın toprağıRajastan eyaletinde Rajput’ların kahramanlık hikayelerini dinleyebilirsiniz; Jaipur’un meşhur ‘Pembe Şehir’ini; İlginç fil festivalini gezebilirsiniz.

Khajuraho’da 1000 yıllık erotik heykellerin bulunduğu tapınakları hayretle gezebilirsiniz…

* Batı Bengal eyaletinde;

Kaotik Kalküta şehrini…

Dünya’nın en güzel çaylarının üretildiği Darjeeling’i…

Küçük bir Budist krallık olan Sıkkım’ı ve muhteşem manastırlarını görebilirsiniz…

* Hindistan’ın kuzeydoğusunda yer alan 1995 yılına dek turizme kapalı tutulan Assam, Meghalaya ve Tripura eyaletlerine bugün artık girebilirsiniz.

Ancak, Arunachal Pradesh, Nagaland, Manipur ve Mizoram, politik düzensizlikten dolayı hâlâ ziyaret etmesi zor olan eyaletler…

Buddha’nın 2600 yıl önce altında aydınlandığı kutsal incir ağacı…

* Nüfusunun Yüzde 95’i Hindu olan Orissa eyaletinde;

Tamil Nadu eyaletinde Bengal Körfezi’nde denize girebilir; Kerala eyaletinde plajların tadını çıkarabilirsiniz. Karnataka eyaletinde; Bangalore’un sayısız publarındakendinizi kaybedebilirsiniz. 

Eski tapınakları ve kendine özgü mimarisini…

Puri’deki büyük araba festivalini takip edebilirsiniz…

* Hindistan’ın en az güvenli eyaletlerinden biri olan Bihar’da yalnız ve gece seyahat etmemeye özen göstererek, inanılmaz bozuk kara yoluna da iyice dikkat ederek;

Buddha’nın bundan 2600 yıl önce Bodh Gaya’da altında aydınlanmaya ulaştığı kutsal incir ağacını ve buradaki muhteşem tapınakları…

Dünya’nın en eski üniversitelerinden biri olan Nalanda Üniversitesi’nin kalıntılarını görebilirsiniz.

* Hindistan’ın en güneyinde yer alan Tamil Nadu eyaletinde;

Bengal Körfezi’nde denize girebilir…

Kendine özgü ‘karnatik müziği’ dinleyebilir…

Madras’ın harika restoranlarının, dükkanlarının ve zengin kültürel imkânlarının tadını çıkarabilirsiniz.

* Kerala eyaletinin; 1960’lardan beri popüler olan muhteşem plajlarının tadını çıkarabilirsiniz.

* Karnataka eyaletinde; Bangalore’un sayısız publarında kendinizi kaybedebilirsiniz.

Goa’nın çılgın yılbaşı partileri. Ahmedabad’daki sayısız camiler…

* Andra Pradesh eyaletinde; Hyderabad’ın kültürel aktivitelerinin, danslarının, ghazal gösterilerinin tadını çıkarabilirsiniz. 

* Maharashtra eyaletindeki, Hindistan’ın en büyük şehri Bombay’da, Hindistan’a ait her şeyi bulabilirsiniz.

* Goa’nın çılgın yılbaşı partilerine katılabilirsiniz.

* Hindistan’ın en zengin endüstri bölgesi olan Gujarat’taki Ahmedabad’ın sayısız camilerini gezebilir, uçurtma festivalini izleyebilirsiniz.

Sonuç olarak…

Hindistan’da, aradığınız şeyi mutlaka bir yerlerde bulabilirsiniz.

Yeter ki ön araştırmanızı iyi yapın ve kendinize yeteri kadar zaman verin…

Mısır’ın Gizemli Derinliklerine Yolculuk 1024 684 admin

Mısır’ın Gizemli Derinliklerine Yolculuk

Bugün Dünya’nın en eski ikinci dalış kulübündeyiz. Merkezi Caddebostan’da olan Türk Balıkadamlar Kulübü’ne misafiriz. Türk Balıkadamlar Kulübü Başkan Yardımcısı Ali Ender Kopanoğlu Bey ile bir röportaj yapacağız. Çünkü beraber Mısır’ın Şarm El-Şeyh (Kısaca Şarm) kentine seyahatimiz oldu. Sağ olsunlar, bu seyahate beni de davet ettiler. Haliyle o seyahat ile ile ilgili konuşmamız gerekiyordu.

Aybeniz Orhan Yazdı


Aybeniz Orhan: Ender Bey merbahalar, nasılsınız?
Ali Ender Kopanoğlu: Çok teşekkür ederim Aybeniz hanım… Sizler nasılsınız?
Ben de teşekkür ederim. Bize bu fırsatı verdiğiniz için öncelikle Türk Balıkadamlar Kulübü’ne sonrasında da size çok teşekkür ederim. Ender Bey, Şarm El-Şeyh programı nasıl ortaya çıktı?
Şarm El-Şeyh programı şöyle ortaya çıktı. Bizler pandemi öncesinde yılda bir ya da iki kez Şarm’a gidiyorduk. Aşağı yukarı 20 kişilik bir grubumuz ile bu seyahatleri yapıyorduk. Ancak pandemi döneminde doğal olarak bu programlarımızı, sehayatlerimizi de yapamadık. Bizler gibi, gruptaki diğer tüm üye arkadaşlar da bu programları da Şarm’ı da çok özlemişlerdi. Dolayısıyla bir organizasyon yapalım, dedik. Hem Şarm’ı özleyen arkadaşlar hem de dalış macerasına yeni başlayan arkadaşlardan belirli sayıda kişi davet ederek, onlara gelecekte yaşayacakları güzellikleri daha erken görme şansı tanımak istedik.

ŞARM, DENİZ ALTI HAYATI KONUSUNDA DÜNYA’NIN EN İYİ BÖLGELERİNDENDİR
Görme şansı mı tanıdınız, yoksa bizim sular daha vahşi olduğu için, dalış konusunda biraz daha pratik yapsınlar diye mi oraya götürdünüz?!
Aslına bakarsanız, sularımızın, denizlerimizin yapısı birbirinden çok farklı. Bizim ülkemiz ile Kızıldeniz arasında büyük farklılıklar var. Burada biraz daha fazla görüş problemi olduğu için; Kızıldeniz’deki rahatlığı hiçbir zaman İstanbul sularında bulamıyoruz elbette. Güneyimizdeki sularda elbette mümkün ama İstanbul ve civarında biraz daha zor görüş mesafesi… Dolayısıyla değişik canlıları görebilmek için gitmek istedik. Zaten Şarm, bu konuda Dünya’nın en iyi bölgelerinden birisidir. Biz de bu gerçekten hareketle tüm arkadaşlarımıza bu şansı vermek istedik.

Peki neden 8 Mayıs? Bu tarihin özel bir anlamı var mı?
Şöyle… 8 Mayıs neredeyse sezonun başlangıcı… Aslına bakarsanız pandemiden önceki yıllarda Mart ayında, Nisan ayında da gittiğimiz olmuştu Şarm’a… Ancak bu sene organizasyon için biraz geç kaldığımızı itiraf etmeliyim! Biz geç kalmıştık, oradaki dalış turlarından da aldığımız boş tarih 8 Mayıs’a denk geliyordu. Ancak bu dönemde dalış için uygun bir tarih bulabildik. Yani özetlememiz gerekirse; biz daha önce, yani Mart’ta Nisan’da yapmayı tercih ederdik. Çünkü hem sezon tam yükselmemiş oluyordu hem de sıcaklık ve rutubet, Mayıs ayına oranla çok daha makûl seviyelerde olabiliyordu. Ancak bizim programımız, Şarm’daki dalış müsaitliği bu tarihe denk geldiği için 8 Mayıs’ta orada olabildik.

Hem Şarm’ı özleyen arkadaşlar hem de dalış macerasına yeni başlayan arkadaşlardan belirli sayıda kişi davet ederek, onlara gelecekte yaşayacakları güzellikleri daha erken görme şansı tanımak istedik.

DALIŞ EKİBİMİZDE 16 YETİŞKİN, BİR MASKOT BİR DE BEBEK VARDI!
* Haklısınız… Benim gibi kavrulanlar oldu! Nasıl başladı macera? 8 Mayıs ve sonrasından biraz bahseder misiniz?
Aslına bakarsanız biz çok kısa bir süre içinde karar verdik bu programa… Gündoğdu Saruhanoğlu Bey (Türk Balıkadamlar Kulübü Başkanı) ile oturduk ve “Böyle bir şey yapalım mı?” dedik, yapmaya karar verdik! Sonrasında yakın olan arkadaşlarımızdan birkaç tanesine sorduk, hepsi çok sevindiler. Organizasyon için 9-10 aileye ihtiyacımız vardı. Zaten çok sınırlı her şey çünkü… İkişer kişinin bir kabine girdiğini düşünürseniz, teknede toplam 9 adet kabin var. 9 kabin, yani 18 kişi alabiliyor. Dolayısıyla çok çabuk organizasyon yapılabildi. Kabul edenleri, istekli olanları listelediğimiz zaman; olması gerekenden fazla talep bile olduğunu gördük. Fakat şartlar gereği ancak 9 kabini doldurduk.

* İki de küçük dostumuz vardı!
Evet, evet… Bir tanesi bebek olmak üzere iki tane de çocuğumuz vardı aramızda… Hatta onlar da maalesef biraz yatak problemi yaşadılar ama yine de onlar için de çok güzel geçti program… Çocuklar, teknemizin maskotu oldular. Zaten çocuklarımızdan bir tanesi, İstanbul ve Türkiye’deki dalışlarımıza sürekli olarak geliyordu. İki yıldır bizimle birlikte! O uzun süredir bizim maskotumuz hakikaten! Çok sevimlidir kerata!

Bizim ülkemiz ile Kızıldeniz arasında büyük farklar var. Kızıldeniz’deki rahatlığı İstanbul sularında bulamazsınız. Çünkü görüş mesafesi çok farklı. Şarm, bu konuda Dünya’nın en iyi bölgelerinden birisi.

Organizasyon için 9-10 aileye ihtiyacımız vardı. Zaten çok sınırlı her şey. İkişer kişinin bir kabine girdiğini düşünürseniz, teknede toplam 9 kabin var. Bizim ekipte 16 yetişkin, 1 maskot, 1 de bebek vardı!

OTELDE SİVRİSİNEKLERLE BOĞUŞTUK… SABAH HEPİMİZ YARIM KİLO VERMİŞTİK!
* Seyahat ile ilgili detay verebilir misiniz? Saat kaçta indiniz, otele nasıl geçtiniz?
Buradan gidiş konusunda çok fazla alternatifiniz yok zaten… Uçak, yarımda (00.30) İstanbul’dan kalkıyor. Saat 02.30 ya da 03.00 gibi oraya iniyor. Pasaport işlemleri, havalimanı çıkışınız 04.00’ü buluyor. Orada bir otel organize ettik internet üzerinden… Otel beş yıldızlıydı ama!.. Oraya giderken bazı aksilikler yaşadık. Aslında daha önceki programlarımızda da benzer aksilikler yaşamıştık! Bu kez aksiliklerin ölçüsü büyüktü! Mesela rezervasyondan haberleri yoktu! Saatlerce orada görevlinin gelmesini bekledik. Önünde sonunda herkese birer oda bulabildiler! Odalarımıza geçtik ama gece boyunca sivrisinekler ile mücadele ettik. Ertesi sabah kalktığımızda yarımşar kilo zayıflamış olan insanlardık! Rezervasyon bilgisi ellerine ulaşmadığı için otel, bizim gibi büyük bir grup için çok hazırlıklı değildi. Dolayısıyla çok fazla memnun kaldığımızı söyleyemem. Program boyunca da zaten birkaç saat dinlenmek için otele gittik sadece! Gün içerisinde sürekli bir kafede vaktimizi geçirdik! Akşamüstü de tekneye geçtik.

GÜNDE 4 KEZ DALIŞ YAPANLAR İÇİN, 5 ÖĞÜN YEMEK GERÇEKTEN ÇOK GÜZEL!
* Teknede toplam kaç kişiydik?
Teknede çocuklar ile birlikte 18 kişi vardı bizim grupta… Ayrıca 8-9 kişilik bir mürettebat ekibi vardı. Kaptanı, aşçısı, hizmetlisi ile birlikte.. Yani toplamda 30’a yakın insan vardı teknemizde…

* Ben orada şunu gözlemledim. Siz, teknenin kaptanını eskiden tanıyor muydunuz?
Biz, bundan önceki programlarımızda da hep aynı tekneye gidiyorduk. Dolayısıyla evet, kaptanı eskiden tanıyordum. Aşçısı değişmişti teknenin! Teknenin aşçısı, bir aylık izne ayrıldığı için alternatif aşçı gelmişti tekneye… Teknenin asıl aşçısı gerçekten muhteşemdi. Gerçi yerine gelen aşçı da güzel yemekler yaptı ama teknenin asıl aşçısı, kesinlikle bundan en az iki kat daha yetenekliydi.

* Bir şey itiraf edeyim; Orada aldığımız kiloları daha yeni yeni verebildim! Günde 5 öğün yemek, ne demek?!
Vallahi günde 5 öğün yemek, çok güzel bir şey! Fakat günde 4 dalış yaptığımızı da not düşelim elbette buraya! 4 dalış, hatırı sayılır bir efor demek…

İnternetten beş yıldızlı bir otele rezervasyon yaptırdık. Fakat oraya vardığımızda bizden haberleri yoktu! Saatlerce görevliyi bekledik, zar zor birer odaya yerleştik. Gece boyu sivrisinekler ile mücadele ettik. Sabah kalktığımızda yarımşar kilo vermiştik!

TEMPEL’DA DENEME DALIŞI YAPILDI!.. TİRAN’DA 57-58 METREYE KADAR İNDİK
* Hangi bölgelerde dalış yapıldı peki?
İlk günkü dalış, geceden kalma yorgunluk ve herkesin birbirini tanıması amacıyla biraz daha ‘deneme dalışı’ gibi oldu. Discovery’den biraz ileride Tempel’da oldu bu dalış. Sığ ama problemsiz olan bir suda gerçekleşti bu dalışımız…
Sonrasında teknemiz ertesi gün itibariyle artık normal dalış güzergâhı seyrine başladı.

* Kaç bölgede dalış yapıldı?
4 bölgede dalış yaptık. İlk bölge Tempel, ikinci yerimiz buraya çok yakın olan bir bölgeydi. Ondan sonra Ras Muhammed adında Milli Park olan bir bölge var. Asıl en güzel dalışları da orada yaptık diyebilirim. Burada 2-3 dalış yaptık ve hepsi de muhteşemdi. Bir de Tiran adası civarına gittik. O bölge rüzgârlıydı. Geçmişte orada birkaç kez dalmıştık bizler… Ancak bu kez gerçekten çok özel bir dalış organize etmişlerdi. Sadece tecrübeli olanlar için organize edilen bu dalışta, çok ciddi bir derinliğe kadar indik. Bir kanyondu orası… 57-58 metrelere kadar indik bu dalışta.

BATIKLAR BÖLGESİNE GEÇMEK İSTEDİK. KAHİRE VİZESİ ALMAMIZI İSTEDİLER!
* Bir de batıklar vardı değil mi?
Evet… Batıklar vardı o bölgede… Ancak o batıklar, dalarak ziyaret edilebilecek batıklar değildi. Asıl batıklar bölgesine gidemedik bu programda. Çünkü oraya geçiş için Kahire vizesi istediler. Normalde Şarm’a vize kaldırıldı. Fakat buradaki polislerin, bu durumdan haberleri, bilgileri yok anladığımız kadarıyla! Kapıda bize “Vize alacaksınız” dediler! Biz de “Gerek yok” dedik ve vize almadık.
Çünkü buradaki konsolosluktan kontrol edilmişti tüm bilgiler. Doğrusunu söylemek gerekirse o komiserin mi yoksa konsolosluk görevlisinin mi doğru söylediğini halen bilemiyoruz biz de! Bu bilgi, bir haftalık bir bilgiydi ve çok yeni olduğu için görevliler tarafından tam olarak algılanmamıştı. Belki şimdi artık işler rayına oturmuş olabilir bu konuda!

Tiran civarında çok özel bir dalış organize etmişlerdi. Sadece tecrübeli olanların katıldığı bu dalışta, çok ciddi derinliklere indik. Bir kanyondu burası57-58 metreyi gördük.

45 YAŞ ALTINA KAPIDA VİZE VERİLİYOR. 45 YAŞ ALTI KONSOLOSLUĞA GİDİYOR…
* Şarm’daki bir dalış için Kahire vizesi istenmesi biraz garip değil mi? Sonuçta zaten hepsi de Mısır toprakları içinde değil mi?
Aslına bakarsanız elbette tümü Mısır ülkesinin içinde… Fakat bahsettiğimiz dalış alanı turistik bir bölge olduğu için, turizmden faydalanmak açısından böyle bir uygulamaya gitmişler ve vize koymuşlar. Bakın; Şarm’a vize istemiyorlar, ancak Kahire bölgesine doğru gidecek, Sina Yarımadası’nın dışına doğru çıkacaksanız orada Mısır vizesi istiyorlar.
Mısır vizesi de şöyle… 45 yaş üstü olanlara kapıda Mısır vizesi veriliyor. 45 yaş altı olanlar ise mutlaka konsolosluktan almak zorunda. İşte bu yüzden Ras Muhammed’e gidemedik. Ras Muhammed, Sina Yarımadası’nın en ucu, son limidi sayılır. Ras Muhammed’den sonraki bölge, Sina Yarımadası’nın batısına denk geliyor. İşte o bölgede de Kahire, yani resmi Mısır vizesi istediklerini söylediler.

* Birlikte gittiğimiz bu tur, kaç günlüktü?
7 gün… Cumartesi akşamı tekneye bindik, cuma akşamı indik. Derin dalışlar yaptığımız ve çok sık daldığımız için mutlaka bir dekompresyon süresi var dalıcılar için. Dolayısıyla bizler de bu nedenle Türkiye’ye dönüş yolculuğunu 24 saat ertelemeyi isteriz. Tekneden indikten sonra bir gün otelde konaklar ve sonrasında dönüş yolculuğu için uçağa bineriz.

DERİN DALIŞLAR YAPAN İNSANLAR,BİR GÜN DİNLENİP UÇAĞA BİNMELİ
* Neden böyle bir şey yapıyorsunuz? 
Muhtemel bir dekompresyon hastalığı geçirmeyi önlemek için 24 saatlik bu önlemi alıyoruz. Biraz daha detay vermek gerekirse… İnsan vücudu nitrojene aşağı yukarı iki misline kadar dayanabiliyor. Fakat belli bir süre içerisinde bizim dokularımız azot birikimine uğruyor. Bu durum ‘satüre oluyor’ diye özetlenir. Bu satürasyon süresinin azaltılması için, yani vücudun kaldırabileceği toleranslara düşürülebilmesi için belirli bir sürenin geçmesi gerekiyor.
Daldığımızda vurgun yemiyoruz belki ama yine de vücudumuzda birikmiş bir azot fazlalığı var sonuçta. Uçak yolculuğunda da, uçak içerisinde basınç düştüğü için dokularda erimiş olan azotun kabarcık haline gelmesi ve vurgun haline gelme ihtimali var. İşte bunu önlemek için dalış sonrasında tekneden indikten sonra, en az 24 saati dinlenerek geçiriyor ve sonrasında dönüş yolculuğu için uçağa biniyoruz. Bunun bilimsel adı da ‘desütarasyon’dur.

Normalde Şarm’a vize kaldırıldı. Fakat buradaki polislerin, bu durumdan haberleri, bilgileri yok anladığımız kadarıyla! Kapıda bize “Vize alacaksınız” dediler! Biz de “Gerek yok” dedik ve vize almadık.

7 GÜN SONRA TEKNEDEN İNDİK. HEMEN SAFARİYE GİTTİK VE DÖNÜŞE GEÇTİK!
* Aslında bu konu hakkında bilgi sahibiyim. Ben sadece amatörce dalan okuyucularımızın sizin anlatımızla bu konu hakkında bilgi sahibi olması ve sağlıkları açısından sıkıntı yaşamamaları için sordum. Herhalde sizin bu yalın anlatımınız, okurlar için de önemli bir bilgi kaynağı olacaktır.
Doğrudur… İyi de yaptınız aslında… Bir kişi bile bilinçlense, büyük bir faydadır hepimiz için… Bir kez daha tekrar edeyim isterseniz: Yaptığınız dalışlar derin dalışlar ise tekneden indiğiniz gün, uçakla dönüşü tercih etmeyin… Çünkü derin dalışlarda vücutta satüre nitrojen birikimi oluyor. Bunun azaltılabilmesi için 24 saatlik bir dinlenme süresinin geçmesi gerekiyor. Özeti bu…

* Peki biz ne zaman döndük?
Biz de bahsettiğim gibi program yaptık. Tekneden indikten bir gün sonra dönüş yolculuğumuz başladı. Tekneden indik, bir günlük safarimiz vardı ve ardından otelde istirahat ettik. Ertesi gün de havalimanına giderek İstanbul’a dönüş yolculuğumuz başladı.

EKİM AYINDA BU TURA EK OLARAK DAHAB’DA BLUE HOLE’E DALACAĞIZ
* Ender Bey öncelikle The Great WildLife ailesi olarak bizlerle görüşlerinizi paylaştığınız ve bu röportajı verdiğiniz için teşekkürler. İkincisi; bana böyle bir deneyim şansı verdiğiniz için şahsım adına da özel bir teşekkürü borç bilirim.
Sizin için de çok güzel bir tecrübe olduğunu düşünüyorum.

Mısır vizesi şöyle… 45 yaş üstü olanlara kapıda Mısır vizesi veriliyor. 45 yaş altı olanlar ise mutlaka konsolosluktan almak zorunda. Şarm’a değil de Ras Muhammed’e gideceksen, Mısır vizeni alacaksın!

* Ben çok eğlendim kesinlikle…
Biz bu yıl içinde, zannedersem 16 Ekim tarihinde yeniden bir organizasyon yapacağız. Yine bir hafta sürecek bir organizasyon planlıyoruz. Fakat bu kez gidişte otelde kalmayı düşünmüyoruz! Uçaktan indikten sonra direkt tekneye geçmek istiyoruz. Tur bittikten sonra da Dahab’da bulunan Blue Hole (Mavi Çukur) denilen bir bölgede dalış yapmak istiyoruz. Tekne turundan sonra otobüsle gidilecek bu bahsettiğim bölgeye… Sadece tecrübeli olan arkadaşlarımız katılacaklar bu dalışa. Bu son dalışın ardından da bir gün daha konaklayacak ve sonrasında İstanbul’a döneceğiz.

BU TÜR DALIŞ ORGANİZASYONLARI İÇİN 2 YILDIZ VE ÜZERİNİ TERCİH EDİYORUZ
* Türk Balıkadamlar Kulübü olarak bir yılda kaç defa böyle yurt dışı turları düzenliyorsunuz? Ve yeni öğrencileri de böyle organizasyonlara götürebiliyor musunuz?
Mümkün olduğu kadar bu tür turlarda yeni başlayanları, öğrencileri çok tercih etmiyoruz açıkçası. Seçme yapabiliyoruz. Birkaç arkadaşımızı ekibe dahil ediyoruz; tecrübe kazanmaları, dalışı yerinde görmeleri amacıyla.
Çok yeni öğrencilerin oraya gitmesi demek; onlara göz kulak olacak, dalışlarında eşlik edecek çok daha tecrübeli birilerinin de ekipte olması anlamına geliyor. Böyle bir turda onların başına böyle bir arkadaş vermek, o arkadaşa biraz haksızlık oluyor. Bu sebepten dolayı da çok tercih etmiyoruz yeni öğrencilerimizi bu organizasyonlara dahil etmeyi… 2 yıldız ve üzerindeki dalıcıların gelmesini tercih ediyoruz. Çok nadir de olsa sizin gibi dostlarımızı da ekibe dahil ediyoruz.

Ekim’de yine bir haftalık organizasyon yapacağız. Bu kez gidişte otelde kalmayacağız; Uçaktan tekneye geçeceğiz. Tur bittikten sonra otobüsle Dahab’a geçeceğiz ve oradaki Blue Hole’de (Mavi Çukur) son bir dalış yapacağız.

REHBERİMİZ SAİT BİZİ İYİ TANIDIĞI İÇİN ÇOK ÖZEL 2-3 DALIŞ YAPTIRDI
* Ender Bey, siz o kadar daldınız mesela, ben sadece üç kez daldım. Fakat en çoğunu da ben gördüm kesinlikle! Cennet gibi bir seyahatti gerçekten. İnşallah bir sonraki yurt dışı turlarında görüşmek üzere.
Bundan sonra yapacağımız ilk tur yine Şarm’a olacak. Ardından yine o coğrafyada fakat başka bölgelerde dalışlarımız olacak.

* Son bir sorum daha olacak… Bizim rehberin ismi neydi?
Sait…

* Enerjisi ne kadar büyük bir adamdı. Devamlı gülüyordu. Ağzından hiç ‘yok’ kelimesi çıkmadı mesela. Hayatımda bu kadar sakin bir adam görmedim. Denizin altında kuğu gibiydi, sakin…
Kesinlikle haklısınız. Çok enerjik, çok eğlenceli bir adamdı. Onlar deniz adamı… Biz her seferinde Sait ile dalıyoruz. Çok tecrübeli bir adamdır. Son seyahatimizde bizi artık çok iyi tanıdığı ve dalış konusundaki tecrübemizi bildiği için bize çok özel 2-3 dalış yaptırdı. O derin ve şahane dalışlardan bahsediyorum.

* Son söz olarak bize ev sahipliği yapan tekne personeline güler yüzleri için, son gün yaptıkları pastalı veda, disko topları ve özel ilgileri için çok teşekkür etmek isterim.
Güzel bir dalış turuydu. İnşallah bundan sonrakiler çok daha eğlenceli geçer.

VURGUN VEYA DEKOMPRESYON NEDİR?

Kısa sürede yüksek basınçlı bir bölgeden alçak basınçlı bir bölgeye geçilmesi nedeniyle vücutta gaz kabarcıklarının oluşması sonucu ortaya çıkan gaz embolizmidir. Özellikle dalgıçlar, pilotlar veya su altı inşaat işçileri gibi basınç değişimi etkisinde kalanlarda rastlanır.

CENNETTEN BİR KÖŞE, MISIR

Mısır, turistik açıdan oldukça merak uyandıran tarihiyle insanların tatil için tercih sebeplerindendir. Her yıl dünyanın dört bir yanından gelen dalgıçlara da dünyanın en güzel mercan resiflerinden kabul edilen, çeşitli dalış alanlarıyla hizmet sunmaktadır.

Birçok batık yerleri bulunan Kızıldeniz’in derinliklerinde sıklıkla mercan görülmekle birlikte köpekbalığı, büyük balıklar, çekiç, deniz kaplumbağaları görülmektedir. Sualtı dalışının en favori yerlerinden bir tanesi de Sharm El Sheikh’tir. 

Mısır’ın Sina Yarımadası’nda Kızıldeniz kıyısında yer alan tatil kenti ve turizm merkezi olan Sharm El Sheikh’te mercan ve yunuslarla sıklıkla karşılaşılmak mümkün olup ayrıca deniz altı da akvaryum gibi görülmektedir. Denizin içinde her türlü bitki ve balık görülmektedir. 

Sharm El Sheikh’te birçok dalış noktası vardır. Tiran adası yakınlarındaki Jackson, Gordon ve Ras Bob resifleri; SS Thistlegorm batığı (1941 yılında batan İngiliz gemisi) turistlerin en fazla rağbet gösterdiği yerlerdir. Ras Muhammed Milli Parkı, en çok dalış yapılan yerler arasında görülmektedir. 

Kızıldeniz’in dip yapısı, genel olarak farklılık göstermediğinden, resifler ve bunların üzerinde yaşam da, genel olarak birbirine benzemektedir.